Bir öpücüğe, bin dönüm…

Genel, Haber, Hasan Teoman
Haberi paylaşın

Herkesin birer çekmecesi vardır, irili ufaklı… Benim çekmecem hepsinden geniştir… İçinde yıllarım, unutulmaz anılarım, sevgilerim, dostluklarım ve ara sıra açıp yüzleşmekten ders aldığım burukluklarım saklıdır… Hepsi o çekmecenin kuytuluğunda ölümsüzdür… Yıllar oldu da yüreğim değmedi gidemedim, açamadım, içindeki ‘Ben’e bakamadım… Büyükçekmece’me varıp, kır meyhanesinde kadehimi güneşin batışına kaldıramadım… Lodosun sesini, martıların çığlığını dinleyemedim… Çok değişmiştir, kalabalıklaşmıştır, belki huyu suyu havası, benim kişiliğimi yumuşatan dinginliğini de yitirmiştir… Ama olağanüstü konumu, güneşin batışındaki saatler gibi olağanüstü, bir bardak çayın sunduğu dem kıvamında çekicidir… Kızıla döndüğünde Büyükçekmece, İstanbul’un geceleri gibi tektir… Gün akşama dönüp gölgeler uzadığında, güneşin huysuzluğu ve kızgınlığı suyla buluşana dek sürer… Işıklar yanacaktır birazdan, takı ve giysi pazarı kurulacak, insanların birbirine çarparak dolaştığı kıyı boyunun iki ucu bu akşam da el ele tutuşacaktır…
Eylül geriye dönüşün, duyguları yıkamanın, yürekte nasırlaşan sevgileri okşamanın, anıları yeniden gözden geçirmenin ve de gözlerde yaş kalmışsa, içten içe dökme mevsimidir. Seven çoktur Eylül’ü, bilirim… Örneğin, 16’sını severim ben Eylül’ün; bir diğeri 30’unu… Gönül hangi tarihte bayram etmişse, odur gününüz… İstanbul’un neresidir sayamam ama Eylül bu şehrin her semtinde ayrı yönden esen bir duygu fırtınasıdır… Benim Çekmecem… Berikinin Kandillisi… Şu boğazı izleyen bastonlu Mithat Bey için Bebek koyu… Emekli Şükriye Hanım da çıkmış yürüyüşe; çamlı kahvede soluklanmış, kahvesini yudumluyor… Onun başını döndüren erkek de Moda sırtlarının yakışıklısıymış liseli yıllarda…
Ne rastlantıdır ki aylardan hep Eylül’müş!

XXX

Eylül çıka geldi…
Günler cüceleşti, güneş cilveli, bulutlar erkek…
Bir yanım sere serpe özgür…
Bir yanım alaca karanlık…
Kişiliğimizdeki yarılmalar ondan mıdır?
Yüreklerimizle bir dargın bir barışık olmak…
Geçmişi geleceğimizin gardırobunda, bir gün yeniden giyecekmişçesine saklamak…
Sararan yapraklara, küsen denize, üşüyen ışıklara bakıp neleri yeşertmeye gücümüzün yetebileceğini düşünüp umutlanmak…
Giderek eksilen sevgilerin, dostlukların, arkadaşlıkların, yaşam duvarımızda açtığı gedikleri kafaya takmamak için gösterdiğimiz sahte cabalar…
Avunuyoruz… İpin uçundan tutunuyoruz, direniyoruz…
Anıları sergi yapıp içinden geçiyoruz…
Benzer mekânları, benzer esintileri, yağmurda fısıldanan şarkıları, gündüzlerin sesini,  gecelerin örtüsünü, sabırsız beklemelerin korkusunu, gözyaşlarının derinliğini, gözlerdeki karayı, yüzlerdeki güveni, bitmeyecek sandığımız bir yolculuğun son durağını ve fotoğraflarla sabitlediğimiz anları arıyoruz başımız, yaşımız dik…
Lakin Eylül’le baş edilmiyor!
Bir çift çekik gözü canlar güzeli esmer bir yüzün üzerinde görmek, her gülüşünde yanağında çukurlaşan utangaçlığı  “Benden ötürüdür…” diyerek öpmek, ellerini bırakmamaya yemin etmek, gökyüzünün üzerine yatıp gerçeklerin acımasızlığına efelenmek, bir öpücüğe binlerce dönümlük yüreği feda etmek, dünyayı çöpe atıp bir aşktan iki kişilik bir evren yaratmak… Gençliğimizin mucizesiydi!
Aşkların felsefesi değişti; gençlik sıkıntıya gelemiyor…
Bizler sahiplenmeyi, onlar yenilenmeyi seviyor…
Bizler Eylül’ü, onlar her anı yaşıyor…
Oysa mevsimlerin kişilikleri vardır… Eylül ayında sivrilik olmaz, karşıtlık olmaz, yalan dolan olmaz… Geceleri ana kucağı, gündüzleri yârin dudağıdır… Liseli âşıklar gibi ürkek değildir öpücüğü; dudaklara dokunsa deprem, dokunmasa suçtur… Ozanlığımız tutar örneğin bu aylar…  İyi âşık olduğumuzu sanırız; hava kapalı, içimize bir yalnızlık çöreklenir… Dayayıp omzuna başımızı, yüreğine sesleniriz aşkımızın: “Benim için at…” Gün olur soğuk kalır ellerimiz… Gitmiştir! Denizin dalgalarına düşeriz ellerimiz cepte, tepemizde yağmur, içimizde tek başınalık ve korkaklık… Acımıza çakıl taşları güler, biz ağlarız… Çalışamayız… İş güç, yatak döşek! Elimiz ayağımız pili bitmiş bebekler gibi duyarsız kalır… İçimiz tembel, canımız güçsüz geziniriz…
Paramızı pulumuzu bozdurup aşka çeviririz…
“Bu gül kaç aşk?” sorarız çiçekçi kadına…
“Dönerse, söz verdiği yerde beklerse…” titriyor yürek…
Oradaysa, İstanbul bizim… Eline tutuştururuz gülü… Sarılırız, bir öpücük de dudağına…
Gök gürler, yağmur el eder, acelemiz vardır…
Bir sinema, bir kahve… Ya da ıslak şehrin denizinde bir gemi gezintisi…
Artık özgürlük bizde… Siyaset, ekonomi, dolar zirve yapmış, ABD Vietnam’ı bombalıyor, kaç dersimiz kalmış, ana baba nasıl? Geçmişiz bunları… Mevsim Eylül, kolumuzda sevdiğimiz kadın, yüreğimiz çantamızda keklik, cüzdanımızda aşkımız tomarla…
Ey güzel gençliğimiz…
Seni yaşayamasak da, seni yazıp avunuyoruz… Eylül dışında mevsimler bir öncekinin tıpkısı olmuyor artık… Sevdiğimiz kadını beklerken duyduğumuz yürek atışını tansiyon yükselirken yaşıyoruz şimdilerde… Şıp diye gelmiyorlarmış; cilve, naz, ağırdan name, “Değme elime babam kızar” yok bugün… ABD – Türkiye ilişkisi gibi tek yanlı yaşananlar… “Kimin eli kimin cebinde” diye soran yok… Biliniyor ki kadının eli her daim erkeğin cebindedir…
Eylül aşkı çağrıştırınca, aşk da şiirsiz olmuyor…
Hasan Hüseyin’in diline sağlık…

………………………………….

O sularda çimdik, bitti; köprüleri geçtik, bitti
O elmanın tadı orda, o kuş çoktan öttü, bitti
Artık çocuk değiliz, susarak da bir şeyler diyebiliriz
Günler devlet alacağı, yıllar bir kadehçik buzlu rakı
Oyunlar oyuncaksı, oyuncaklar eski şarkı
Kavaklara oklu yürek çizip duran o çakı
Nerde şimdi, nerde şimdi, nerde o kan sarhoşluğu
Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç.

Bir cevap yazın