Bir gazetecinin günlüğünden… Sporu, magazine tercih edenler utansın!

Genel, Haber, Hasan Teoman
Haberi paylaşın

Gazetelerin spor kadroları, takımların maç kadroları gibi güçlü olmalıydı bir zamanlar… Rekabet salt sahada yaşanmazdı; spor servisleri de yıl içinde birbirlerinden transfer ettikleri ya da yeni ‘ustalarla’ güçlerini tazelerlerdi… Ve okurlarına özel sayfalarıyla bunu duyururlardı… Her alınan “ünlü”, okuyucu kazandırırdı gazeteye… Şimdi öyle mi? Yoksa gerek mi kalmadı, bilmiyorum! Maçlar sonrası gazetelere baktığımda, gözlerimin önüne büyük usta Namık Sevik’in 336 kişilik dev kadrosu gelir… “Arkadan Okunan Gazete” unvanlı Milliyet’in spor ailesi yine yoğun bir çalışmanın eşiğindedir… Baskı makinalarının uğultusu, koridorlara sızan mürekkep kokusu… Dizgi makinalarının kulağı tırmalayan takırtısı ve serviste, eller daktiloların tuşlarındadır… Türkiye’nin spor gündemini belirleyen ‘Basında Güven’ denilen gazete, bugün yine doğuma doğru yol alıyordur, mutluyuzdur… Çünkü onu yaratan bizlerizdir…
Okumayı bıraksam da beceremem! Bakıyorum herkes koşturuyor, taşraya girecek haberler toplanıyor… “Uçağa yetişmeli, kaçarsa vay halimize…” diyorum… Baskı başladığında rahat bir soluk ve uçarı bir hafiflik kaplıyor içimizi… ‘Felek’ abimiz çay dağıtıyor masalara… Pencerelerden Kapalıçarşı’ya doğru akan turistlere bakıyoruz, kafamız dağılıyor…
Namık abi sekretarya masasına geldi; saat altı! Ciddiyet, yüzden yüze gezindi… Sayfaların başına toplandık, İstanbul baskısına hazırlık başladı… Geç saatlere dek uzayacak bir çalışmanın heyecanı içimizde… Baktım, “Gecelerin Kartalı” Değer Eraybar abim masasında… Bugün nöbetçi demek! İçim rahat, gönlüm neşeli…
Aslında gazete okumasam da yıllardır yaşadığım olağanüstü birliktelik, her sabah kapısından girip çalışacakmışım gibi bana yakındır… Girerim, sağda danışma; “Günaydın!”… Sol duvarda bir pano; içinde o günkü gazetenin birinci ve spor sayfası yan yana asılıdır… Ne yapmışız dün gece? İlk ona bakarım… Bir ressamın fırçasından çıkmışçasına özenle yerleştirilmiş haberlerin albenisine hayran kalırım… Sanki bizler yapmadık; ne ilginç!  Bugün yeni bir gün… Yeni bir gazete için geldik… Her gün, ‘dünü’ öldürüp, ‘yarının’ doğumunu gerçekleştiriyoruz… Böyle bir meslek yeryüzünde yok!

Milliyet Gazetesi bir okuldu bizler için, bir yuva, bir spor hafızasıydı… Üstelik ne bilgisayar, ne internet ne cep telefonu vardı… Habere, denizden ağ çeker gibi zahmetle ulaşanlar, olayların fotoğrafını sanatsal değeri göz ardı etmeden çekenler, sayfaları bir vitrin güzelliği içinde okura sunanlar bizlerdik… Her konunun bir adamı, üç büyüğün birer uzman vardı… Galatasaray’a Oğuz Tongsir, Hasan Cemali bakardı… Beşiktaş’a İlker Ateş, yanında Gürel Yurttaş ve usta foto muhabiri Yusuf Noberi vardı… Fenerbahçe ise farklı bir mecra idi… Başta Namık Sevik, Nezih Alkış, Yavuz Bayraktar sonraları Şansal Büyüka, sarı lacivertli köşe yazarları, birer haberci gibi çalışırlardı…  İleri yıllarda dört arkadaş transfer edildi; Bilal Meşe (Beşiktaş), Halil Özer (Galatasaray), Yalçın Türk ve Gürcan Bilgiç(Fenerbahçe) güçlenmiştik…

Avrupa futbolu ise, müdürümüz için başlı başına bir ayrıcalıktı… O yıllar Reha Erus ve Ferhan Tezcan’ın Avrupa futbolu üzerindeki hâkimiyeti gerçekten üstündü… Milli Takım ve Avrupa kupalarındaki maçlarımız, zevkle çalışılan uzun gecelerimizin adıydı… Maç bitiminde arkadaşımıza ulaşmak, ya da maçtan bir telefoto alabilmek, felçliye adım attırmak denli zordu o geceler… Hüseyin Kırcalı, Yılmaz Canel ya da Selahattin Gökhan gönderilirdi bu maçlara… Her biri fotoğraf ustasıydı… Ruşen Güven ve Sinan Erbil arkadaşımız sonraları katılacaktı aramıza… Baskı maçı beklerdi, bizler de arkadaşımızdan gelecek sesi… Tüm gazeteler aynı yarışın içinde olurlardı… Ama işin bir püf noktası vardı; Tahtakale santralinde birilerini tanımak! Genellikle kız arkadaşlarımızdan yararlanıyorduk… Kırmazlardı bizleri; aralarında yarış bile ederlerdi… Gülüşürdük sonradan, teşekkür ederdik… Hatır gönül işi gazeteciliğin şanındandı, çünkü o devirde çıkar yok, dürüstlük çoktu!  ‘Bugün bana, yarın sana’ kuralı uygulardık… Maçları yetiştirip gazetemiz baskıya girdiğinde, anlatılmaz bir haz duyardık… Sonra ya karşı köşedeki sabahçı kahvesine, ya da Divan yoluna börek yemeye giderdik… Galata köprüsü saat dörtte kapanır, (gemiler Haliç’e geçsin diye köprü açılırdı geceleri) karşıya geçerdik… Kadıköy ve Üsküdar’da oturanlar küçük motorlara binerlerdi… Boğaziçi köprüsü 73’te açıldığında da bu gelenek bozulmadı, çünkü araba hayaldi! Bir sonraki sabah üç gazeteyi yan yana koyduğumuzda, en yakın rakibimiz Tercüman ve Hürriyet’ten daha başarılıysak gücümüz katlanırdı…

Namık Sevik ustanın, servisi yönetirken her birimizin özel yaşamına da el attığı olurdu… Sorunlarımız, dertlerimiz, küskünlüklerimiz, alınganlıklarımız, hele biz gençlerin parasızlığı onun canını sıkardı…  Gazeteci parayı değil, haberi düşünmeliydi… Yardım etmenin yollarını bulur ve bizleri mutlu etmesini bilirdi; yani güçlü bir babamız vardı… Haber kaynağı ile gazeteci arasında tatlı sert bir ilişki olmasını isterdi… Örneğin, bir kulüp başkanı ile senli benli bir ilişki kurulmasını Milliyet’in özgün ciddiyetine yakıştırmazdı… Haberin kaynağı, her daim gazeteciye gereksinim duyan taraf olmalıydı… Haberin bugününü ve yarınını en iyi kavrayan oydu… “Gazete, okuyucuya soru sormaz… Gazete, soruları yanıtlar…” dersini ondan almıştık… “Beşiktaş Hüseyin’i alıyor mu?’ türünden bir başlık atamazdık örneğin… “Biliyorsan yaz, atlat herkesi… Emin değilsen, haber olmaz!” öğüdü önemliydi… Ya da “Ad. D. Spor…” yazamazdık… Sorardı; “Adana Demirspor” derdik… Yanıtı hazırdı: “Onu sen biliyorsun… Okuyucu bilmek zorunda değil… Bir daha görmeyeyim!” yerdik fırçayı… Bizler, haberi sayfadaki büyüklüğü ile değil, uyandıracağı etkiyle ölçebilen bir kuşaktık… Gereksiz büyütmeler, haberde popülist başlıklar Milliyet’te görülmezdi… Sevik’ten ‘sarı kart’ görmek, sicil kaydı gibi kişiliğimize işlenirdi… Her haberin içinde gerçeği arar, en cahil okurun bile anlayacağı dilden bir anlatımı savunurdu…

Zirvede kalabilmenin ve ulaşılmazlığın da bir bedeli olduğunu genç yaşta öğrenenlerdenim… Yetiştirdiği onlarca öğrencisinin gün gelip yuvayı terk edişi, ustanın üzerinde iyileşmeyen bir yara gibi yapışmıştı… Milliyet’i bırakıp Güneş’e gidenlerin ardından yaşadığı üzüntüye birebir tanığım… Doğaldır ki bizim meslekte gidip gelmeler, konup uçmalar vardı ama o gerçek sadakatin meslekle birlikte yüreklerde de yeşermesini isteyen bir yöneticiydi… Çok sayıda arkadaşımız gitmişti… Yerleri dolar dediği o kişiler, birer sıva çatlağı gibi duvarımızda sırıtıyordu… Geçen her yıl, o çatlakları büyüttü… Çözülme başlamıştı; istihbarat şefimiz Nezih Alkış ve baş sekreter İsmet Tongo da Hürriyet’e gittiler… Üzüntü ona yaramadı ve bir gün onu yitirdik… O kötü günün sayfasını ben yapmıştım; ağlayarak çalışmıştım… Ölümünden sonraki günlerin, geçmişten iyi olmayacağını hepimiz biliyorduk… Günü geldi, biz de o yuvadan uçtuk, isteyerek ya da istemeyerek!

1985 tarihli sunum sayfasının fotoğrafında yer alan büyüklerimizin çoğu şimdi yaşamıyor! O gün özenle ve gururla çizdiğimiz bu sayfanın yıllar sonra bir anı olacağı, gözlerimizi yaşartacağı aklımıza gelmezdi, gençtik sonuçta… Bir devrin kapanışını ve Türkiye ile birlikte amacı değiştirilen basınımızın bugünkü acizliğini öngöremezdik… Cağaloğlu yokuşunun sakinliği ve kişiliksizliği, gazetecilik belleğini sıfırlayan Milliyet, Hürriyet ve Cumhuriyet binalarının son hali şunu gösteriyor ki; paranın gücü müthiş! Patronlar değişmiş, beklentiler sararmış, siyasal baskılar işin zevkini bitirmiş, spor haberleri arka sayfalara saklanmış, magazin yaşamın tek eğlencesi olmuş… “Arkada okunan” spor, üçüncü sayfa haberlerine bile yenik düşmüş… Hiç kimse spor haberlerinin, magazin ve siyasetten daha az okunduğunu iddia edemez; ama yeni gelenler öyle istediler! Bayram tatillerini bile gazetecilere haram eden zihniyet bugün de işbaşında… Kimse yandaşlıktan dem vurmasın, suç hepimizin…

Gazeteciliğin son evreleri oynanıyor… Ustalarımızın bizlere öğrettiği ‘Dik Dur’ öğüdü tarihte kaldı… Ekmek ufalayan birinin önüne üşüşen güvercinler gibi genç meslektaşlarımız tek havuzdan besleniyor… Sıradan bir habere koşuyorlar, hiç gocunmadan aynı haberin altına imzalarını atıyorlar… Atlatma, zıplatma yok! Haberin değerini kaynağının kişiliği ölçüyor! Haberci ne yapsın? Direnen dik başlı gazeteciler henüz kenara çekilmedi; kişiliklerini ve deneyimlerini bastırıp haberini yapıp, yazılarını yazabiliyorlar, azınlıktalar…  Spor basınımız eski günlerdeki gibi gündem belirleyici etkinliğe ulaşacağını az da olsa umuyorum; tek koşulu kalite!

Üzerimizde emeği olan ustalarımızı andık, onları saygıyla selamlıyorum… Ustamız, müdürümüz Namık Sevik ve yitirdiğimiz büyüklerimiz, ışıklar içinde uyusun… Ne öğrenebilmişsek onlardan, kazancımızdır… Bu nedenle, bugünün penceresinden geçmişe bakmayı seviyorum ara sıra… Orada görebildiklerimi yeni kuşaklar bilemez; çünkü geriye bakmak onlar için zaman kaybı, biliyorum… Geçmişten ders almaktan sıkılıyorlar, çokbilmişlik ve kuralsızlık gençliklerini okşuyor, canları sağ olsun… Yüzü avuçları arasında köşesine çekilmiş, küskün, geçmişinin muhasebesini yapan ve bugünkü haberciliği ‘muhbirliğe’ benzeten usta meslektaşlarıma da sağlıklı bir yaşam diliyorum…

Türk spor basınında birbirleriyle çekişen üç gazete vardı ilk meslek yıllarımda: Milliyet, Hürriyet ve Tercüman… Sahipleri, gerçek gazeteci patronlardı; Ercüment Karacan, Erol Simavi ve Kemal Ilıcak… Spor sayfalarının başında da üç dev adam oturuyordu; Namık Sevik, Samim Var ve Necmi Tanyolaç… Yanlarında da usta kalemler yazardı; İslam Çupi gibi, Coşkun Özarı gibi, Pertev Tunaseli gibi, Doğan Koloğlu gibi, Kahraman Bapçum gibi… Adlarını buraya sığdıramadığım onlarca usta yazar okurlarına, futbolun derinliklerini anlatırlardı her sabah… Sahada rakip, tribünde dosttular… Şimdi ne öyle bir rekabet, ne öyle usta kalemler, ne o gazeteler gibi birer okul, ne de gençliğe spor gazeteciliğinin etiğini öğreten başöğretmenler kaldı…
Adlarını yazamadıklarım beni afetsin…
Kalın sağlıcakla…

Bir cevap yazın