Gülçiçek

Genel, Haber, Övgün Ahmet Ercan
Haberi paylaşın

30 Ekim 2020, Sisam M7,0 depreminin 78 km uzakta patlayan deprem dalgaları göle atılmış bir taşın su dalgaları gibi arda arda kayaları sallayarak geçerken, Karşıyaka, Bostanlı, Mavişehir, Çiğli’de, Konak, Basmane, Alsancak’a vardığında birdenbire 2, 5 kat genliklerini büyüterek geçerek, Bayraklı’dan Manavkuyu’ya gelince, yer bu kez 4 ile 5 kat dalgalarını büyüterek üzerindeki evleri, bir kaldırıp, bir indirip, bir itip, bir çekerek çalkalamaya başlamıştı. Ayda bebek, annesiyle bir süre oynadıktan sonra çişi geldiğinden, 3 yaşında olmasın karşın ayak yoluna kendisi gitmişti. Tam o sırada deprem dalgaları Rıza Bey apartmanın altından geçmeye, ev zangır zangır sarsılmaya başlamıştı. Ayda’nın“Anne anne çok sarsılıyor, düştüm anne. Annecimmmmmm” diye çığrınması, çın çın ortalığı kılıç gibi kesmişti. Yerden gümbür gümbür sanki yırtılma gibi sesler geliyordu. Buyumlar, televizyon, bardak, tabak havalarda uçuşuyor, bir sağa bir sola savruluyorlardı. Tam böyle savrulurken, bu kez Bayraklı Manavkuyu’ya ulaşan yılan dalgaları (S), dikintileri, çamaşır sıkar gibi sıkmaya başlamıştı. Yapılar S-dalgalarına dayanmayıp, dikmeler kopmuş, üzerine bastıkları taban çökerken tavan, üzerlerine çökmeye başlamıştı.Annesi salonda otururken, sarsıntıyla birlikte çığlığı duyunca kızına gitmek üzere yeltenmiş ancak daha ilk adımını atınca, sendeleyip düşmüş. Yeniden ayağa kalkmaya çalışmıştı, , ancak ayakta bile duramıyordu. Ev çamaşır avkulanır gibi kıvrılıp, çalkalanınca önce altındaki taban çökmüş, aşağıya doğru uçarak düşerken, üzerindeki katların tavanları da hızla onun peşine takılmıştı. Aşağıya tepe taklak düşerken kızının sesini son kez işitmişti. “Anneeeeeeee..Anneeee…Düşüyorum….anne kurtar beni” diye bağırıyorlardı ki, sanki kırılan beton parçaları, demirler ile boğuşarak, dokuzuncu kattan savrularak, paldır küldür yere doğru düşerken, betonun un ufak olmasıyla ortalığa bir toz bulutu dolmuştu. Başına bir beton parçası vurmuş, dikmelerden çıkan bir demir de midesi delip geçmişti. Bağırış çağırışları bir süre işitti. Kanaması ağırdı. Kızını düşündü. Kımıldayamıyordu. Üzerinde kocaman bir kiriş parçası altındaydı. Bir süre can çekişti. Sonra derin bir uykuya dalar gibi uçtu gitti. O artık yoktu. Yok olduğunu bile bilememişti. Tam da çiçek gibi iki çocuğu, onu çok seven bir eşini istemeyerek, hiç bilmediği bir günde bırakıp uçup gitmişti. Yıkıntılar altında birden bir karanlık çökmüştü. Sağa sola kıpırdanılmayan kısılmışlığa, bir sessizliğe, aç ile susuzluğa girilmiş, kimisi üzerine düşen betonlar altında ezilmiş, parçalanmış, kimisi ağır yaralı can çekişiyordu. Bağırıyorlardı, seslerini duyan yoktu. Bir süre sonra sesleri kısıldı. Kimisinin ağzı, burnu, gözleri toz ile dolmuş, soluk alamıyor, görmüyordu. Her gidenin acı bir yaşam öyküsü vardı, Fidan kardeş de bunlardan birsiydi. Kurtarılmış 18 yaşındaki Gülçiçek anlatıyordu; “Manavkuyu’da Emrah apartmanının 7. katında oturuyorduk. Ev nasıl zangır zangır sarsılıyor. Annem gelmiş “çocuklar gelin eşiğe” diyor. Eşyalar uçuşuyor, dikmeler ile kirişlerin ayrılma, kanırtılma, betonların patlama sesleri, kıyamet kopuyor sanki, 11 katlı yapının, 7. Katı, eşikte durmaya çalışıyoruz, ancak çalkalanıyor, oradan oraya savruluyor, duvardan duvara çarpıyoruz. Evde anneannem felçli yürüyemiyor. Sarsıntı gelmeden önce sıkışmış, “Beni ayakyoluna götürün” demişti. Arabasından düşmüş, bulut gibi üzerimden uçtuğunu gördüm bir ara. Komşular bağırıyor “Serpil’i çıkarın evden o çıkamaz” diye. Annem hepimizi toparlamak için bağırıyor, çığrınıyor, oysa ev göçüyor. Üç kız çocuğu, bir de inmeli anneannem, kolay değil. Biz içindeyken ev göçüyor, bağrış çağrış. Babamsa gece taksisinde işinden ayrıldığı için ekmeğinin peşinde, o saatte evde yok. Göçükler içinde, eşyalara, betonlara çarpa çarpa uçuşarak, belli olmayan bir yere doğru düşüyorum. Öyle böyle iniyorum ki, toz, toprak, taşlar, parçalar, her an boğulabilirim. Artık ne annemi, ne kardeşlerimi duyuyorum. Bütün bağırışlar, çığırışlar, zır zır çalan cep telefonları, sesler birbirine karıştı. Sonunda durduk, üzerimde yanporoz bir dikme, karanlık bir ortamda, mezar içinde gibiyim. Üzerimde 11 katlı yapının yığıntısı. Bağırıp, çağırıyorum, duyan yok. Kimi inildiyor, kimi dua ediyor, kimi pişmanlık getiriyor, telefonlar ısrarla çalıyor. Birisinin uzunca konuştuğunu duyuyorum. Oysa pil çabuk biterse, kurtuluş umudu da biteceğini düşünemiyor. Yığıntı altı anacık babacık gibi. Betonlar, demirler, buzdolapları, raflar, tabaklar, camlar, televizyon kırıkları tümü bir arada bir yığın. Gözlerim, ağzım toz içinde. Sol kolum dönmüş, oynatamıyorum. Sağ ayağımda bir ezik. Yatar durumdayım ancak altımda, yumuşak bir sıcaklık hissettim. Aaa..bir inildeyen kadının üzerinde yatmıyor muyum! “Neyiniz var? İyi misiniz ablacım?”“Benim başım bir betona çarptı, çok kötüyüm, başımda kanama var. Ben baş hemşireydim. Herkese yardımcı oldum, birçok yaşam kurtardım, ancak şimdi bu göçüntü altında beni kurtaracak kimsem yok”“Ben yardımcı olurum, ablacım bana söyleyin ne yapayım lütfen?”“Kafatasım çatlak, beynimin bir kısmı dışarıya çıktı. Camlar da oramı, buramı kesti, çok kan kaybediyorum. Ben çok uzun yaşamam artık”“Ne olur böyle söylemeyin! Gelip bizi kurtaracaklar, buna güveniyorum”“Senin adın ne kızım”“Gülçiçek. Sizin ki nedir?”“Nebiye Tekin hemşire derler bana. Emekliydim. Artık beni kimse kurtaramaz. Ben gidiyorum. Şu işe bak! Dün Cumhuriyetimizin kuruluşunun 97. Yılını coşkuyla kutladık. Bugün ölümle burun burunayım. Bu ne güzel hoşça kal hediyesiymiş benim için. Bilemedim!”“Umutsuz olmayın lütfen Nebiye teyzecim. Kurtulacaksınız”“Benden umut yok kızım, ben bu işleri bilirim. Ömrüm yaralılar arasında geçti. Ancak kızım, siz Cumhuriyetimizi koruyun, kurtarın. Can olmuş, devlet olmamış ne işe yarar. Devleti yaşat ki, insanlar yaşasın”“Ondan kuşkunuz olmasın. İlk görevimiz Atatürk cumhuriyetini korumak, kollamaktır Nebiye teyze”“Bak, Gülçiçek, kurtulursan eğer, söyle onlara, beni musalla taşına sakın yatırmasınlar. Salımın üzerine o üzerinde Arapça yazılarla ne yazdığı belli olmayan yeşil şalı sermesinler. Üzerime alsancağımızı örtün öyle gideyim. Toprakta da kefenimin üzerine, alsancağa sarsınlar beni. Dualar değil, şarkılar söyleyerek, çalgılar çalarak gömün beni. Gömülünce, başıma bir hoca gelip sakın bilmediğimiz Arapça dualar okumasın bana kızım. Benim için bir bir meyve ağacı dikin, büyüsün kuşlar, kurtlar yesin kızım. Tek istediğim budur. Bir de, bankada arkadaşım Tunay’la çıkacağımız geziler için biraz para vardı. Onu da alıp Türk eğitim derneğine bağışlayın. Yapmazsanız gözüm arkada kalır.”“Ölmeyeceksiniz Nebile teyze, birlikte kurtulacağız”Bunları söyledikten sonra Nebiye teyzeye bir soğukta kalmış gibi bir titreme geldi. Zangır zangır titreyince üzerinde yatan ben de titriyordum. Sonra durdu, sesi çıkmadı. Bedeni soğudu. Hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Ağlayış sesimi duyan ilerden biri seslendi.“Ağlama kızım. Yaran yoksa, kesin kurtulursun. Yalnız biraz zaman alır. Konuşmalarınızı işittim. Ben Tümer Alpaslan, Ege Üniversitesinde jeofiziğin kurucularından biriyim”“Nasılsınız Tümer amca?”“Berbat. Sağ ayağımın üzerinde koskocaman bir kiriş yatıyor. Kalkamıyorum. Bir ağaca bağlı eşek bile benden daha iyi durumda. Ayrıca sol elim kopuk, aşırı kan yitiriyorum. Yani Gülçiçek, dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç….Ha ha ha” Bu son şarkıdır, nasıl geçersen geç. Ben de hemşire hanım gibi yolcuyum Gülçiçek. Kaç kez söyledim bu apartman yöneticisine, apartman yönetim kurullarında sürekli, yer ile yapımızı baktıralım diye”“Ne dediler?”“Siz jeofizik profesörüsünüz. Sağlam olmasa burada oturmazsınız” dediler.“Aaa..Siz jeofizik profesörü müsünüz?”“Evet. Artık hiçbir önemi yok. Diyesim o ki! Gülçiçek kızım, cani yalnızca üstlenici değil, Emrah apartmanının yönetimi, buraları yapılaşmaya açan Demokrat Parti ile onun belediye başkanlarıdır”“Ay! Tümer amcacım bizim yaşamımız hep umursamazlık, baştan savmacılık, yazgıcılık”Öyle kızım…Bana artık hoşça kal…Sanrım son kanım çevrimde..Ben de biraz sonra üşüyeceğim…“Lütfen böyle konuşmayın. Kurtulacaksınız”“Ha ha ha”O durumdayken, Yahya Kemal’in yazdığı kısık sesle şarkı gibi söylemeye başladı;“Ah, dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geçBu son fasıldır, ey ömrüm, nasıl geçersen geçCihana bir daha gelmek hayal edilse bileAvunmak istemeyiz böyle bir teselli ileAh, geniş kanatları boşlukta simsiyah açılanVe arkasında güneş doğmayan büyük kapıdanGeçince başlayacak bitmeyen sükunlu geceGuruba karşı bu son bahçelerde keyfinceAh,…” dedi, sesi kısıldı.Tümer amcayı hiç görmemiştim. Ancak sesini duymuştum. Ne de yaşam dolu bir kişiydi…Onu da çok sevmiştim….Bir tutarsız yöneticinin kararı nedeniyle, hemen yanı başımda bir profesör ile yılların baş hemşiresini yitirmiştik….Bu ülkede, eğitimsizler yönetimde oldukça bu ülkenin sırtı yerden kalkmaz diye düşünmüştüm. Çok yorgundum, gözlerim kapandı. Öylece, Nebiye Tekin teyzemin üzerinde sızıp kalmışım bir süre. Kaç saat sonra bilmiyorum, yukarıdan gürültüler geliyor. Bir köpek sesi duyuyorum. Köpek havlıyor. Vinç sesleri, kurtarmacıların bağırışları, balyoz seslerini duyunca umudum artıyor. Bağırdım bağırdım, beni duyan oldu mu bilmiyorum. Elime bir beton parçası aldım, küt küt vurup ses çıkarıyorum. Çok sıkışmıştım, koyuverdim. Kimseden utanacak bir durumum yoktu. Böylece kaç saat geçti bilmiyorum. Sonra, bir delikten sızan ışık gördüm. Bu daha önce yoktu. Demek ki, birileri yıkıntıyı kaldırmış. Bağırdım; “Ben burdayım. Burdayım ben, kurtarın ne olur, ölmek istemiyorum”, “Adın ne?”“Gülçiçek”“Kaygılanma biraz sonra seni kurtaracağız. Nasılsın? Yaran, beren var mı?”“Yaram yok sanırım. Berem var. Ayrıca sol kolumu oynatamıyorum”“Soluk alabiliyor musun?”“Ağzım toz toprak dolu”Delme makinalarının, üretecin seslerini duyuyor, köpek sürekli havlıyordu. Bir umut kapısı doğmuştu. Başlangıçta duyduğum iniltileri, bağırışları çok az duyuyordum. Belki kurtulmuşlardı. Anneme, babama, “Çıkalım bu evden, çürük. Sonra burası çok kötü bir yermiş. Oynak bir eski göl yatağıymış” diyordum. Babam, “Kızım zaten taksicilikten aldığım para yetmiyor. Bir de işsiz kaldım. Büyük bir geçim sıkıntısındayız. Kasaba, manava, bakkala borç yazdırıyoruz. Nasıl, sağlam bir yerde, sağlam bir evde otururuz” demişti.Bilmem kaç saat sonra, Gürkan abi diye birisi beni çekti, çıkarttı. Katıla, katıla, hüngür hüngür hem ağlıyor, hem de bağırıyordum.“Kahrolsun yoksulluk, kahrolsun bizi bu duruma getirenler. Kahrolun siz. Siz zenginlik içinde keyf çatarken, biz göçük altından kurtulmayı bekliyoruz. Kahrolun siz. Kahrolsun yoksullukkkkk” diye deli divane olmuş bağırıyordum. Sanki takılmış bir pikap gibiydim. Bir süre sonra sesim karıldı, gözlerim kızardı. Göz yaşlarım ırmak olmuş, göremiyordum.

Bir cevap yazın