Deprem zihinsel bir faaliyet midir?

Genel, Haber
Haberi paylaşın

Yerküre -biz hissetmesek bile- sürekli hareket halindedir; kıtalar hareket eder, atmosfer hiç yerinde durmaz, denizler ve akarsular devinir durur. Mesela, Anadolu yarımadası her yıl 2-3 santim batıya doğru kaymaktadır.
Deprem ise yerkürenin üzerinde durduğu plakaların birbirlerine sürtmesi, çarpışması ya da üst üste binmesi sonucu ortaya çıkan sarsıntı ya da yıkımdır.
Deprem, dünya var olduğu tarihten beri vardır olmaya da devam edecektir.
Yukarıdaki önermeler, depremle ilgili temel gerçeklerdir. Bu gerçeklerin ayrıntılı bilimsel açıklamaları vardır. Deprem bilimciler, konuyla ilgili her geçen gün bildiklerimize yeni bilgiler eklemektedir. Tüm dünya, deprem bilimi ve jeolojik verilerini daha çok kullanır olmuş, bilimsel verilere uygun davranan ve kentleşen ülkelerde depremden ölümler son derece azalmıştır.
Durum böyleyken ne oluyor da, İzmir’de ya da Türkiye’nin başka yerlerinde binalar yıkılıyor, insanlar da o binaların altında kalıp ölüyorlar.
Anadolu’nun deprem geçmişi oldukça eskiye gider, bu topraklarda şehirler yıkılmış, yer değiştirmiş ya da yok olup gitmiştir. 1939 Erzincan depremi de böylesine etkili ve toplumsal hafızamıza yer etmiş yakın tarihli sarsıntılardan birisidir.
Gölcük depremi ve sonrasında ise; yaşanan yıkımın büyüklüğü, medyanın devrede olması nedeniyle toplumumuzun büyük kesiminde öylesine büyük kızgınlık ve korku yaratmıştır ki, deprem konusu uzunca bir süre gündem de kalmayı başarmıştır.
Korku duygusu, temel duygularımızdan bir tanesi olup diğer duygular gibi yolunda gitmeyen ya da tehlikeli bir duruma vurgu yapar. Depremin sonuçlarının ortaya çıkardığı korkunun uzunca bir süre devam etmesine rağmen üretilmesi gereken çözümler noktasında cılız hamleler yapılması dışında söz verilerin ötesine geçilememiştir.
Kentleşme ve binalaşma şeklimize baktığımızda, depreme hazırlandığımızı gösteren bir gözlem yapmak pek olası değil; büyük şehirlerde park yerlerinin azalması, yüksek binaların artması bunun göstergelerinden bazıları, konuyu şehircilik açısından değerlendirecek olursak, depremin etkilerini ortadan kaldırmak için başlanan kentsel dönüşümün rantsal dönüşüme doğru yer değiştirdiği ise başka bir gerçek…
Anadolu coğrafyasında, deprem konusu, gündemden her düştüğünde yeni bir sarsıntı konuyu güncellemiştir. 1950 ve sonrasında başlayan iç göç, Suriyeli ve Asyalı göçmenler ile devam etmektedir. Özellikle büyükşehirlerimiz üzerindeki baskı artarken, “kontrolsüz göçmen kütlesinin”, şehirlerimiz ve şehirleşme üzerinde ne gibi etkileri olduğundan ve olmaya devam ettiğinden habersiz olduğumuz kanaatindeyim.
Deprem konusunun; “ülkemiz açısından” sosyolojik ve toplumsal bir başka boyutu da hurafelerdir.
Gölcük depremi sonrasında; depremin Allah’ın gazabı olduğu söylencesi, İzmir depreminde; gavur İzmir’in yıkımının sebebinin İzmirlinin yaşam şekli olduğu hurafesi ile devam etmiştir. Özellikle sosyal medya aracılığıyla dillendirilmiştir.
Tarih öncesi atalarımızın açıklayamadıkları doğa olaylarını ilahi güçlere bağlamanın ve peşinden, ilahları yatıştırmak için, kurban vermek istemesi gibi günümüz Türkiye’sinde depremin oluş sebebi toplumun belli bir kesiminde halen daha bilimsel veriler yerine metafizik açıklamalar ile açıklanmaya ve anlaşılmaya devam ediyor.
Önemli bir siyasetçi; depreme dayanıksız evlerde yaşayanların tercihlerinin bu yönde olduğunu söylerken, bana göre; meselenin teknik, sosyolojik ve ekonomik boyutları ıskalanırken sosyal devlet anlayışı, bu söylemle inceden inceye yadsınmaktadır. İktidarı elinde tutanların acı çeken insanlara “empati” duymayı beceremediği ise üzüldüğüm ve üzerinde durmadan geçemeyeceğim bir başka gerçek.
Peki ne oluyor? Bu kadar gerçek varken ve ne yapılması gerektiğini dağdaki çoban bile biliyorken halen daha insanlarımız neden ölmeye devam ediyor? Bu sorunun tek bir yanıtı olmasa da bazı cevaplar geliyor aklıma.
Etik değerler, hayatımızın neresinde? Ülkemizdeki siyasetçi yaptıkları kadar, yapmadıklarından sorumlu değilmiş gibi davranıyor. Vatandaş olarak herhangi bir öz eleştiri duymuyorum. “Herkes doğru şeyleri yaptıysa, bu insanlar neden ölüyor?” sorusunun, yanlış yapıldıysa kimler tarafından, ne zaman, nerede hangi yanlışlar yapıldı? Gibi sorulara yuvarlak yanıtlar dışında, doyurucu bir yanıt duymuyorum.
Teknik meseleler siyasal söyleme indirgenebilir mi? Bu dönüştürme becerisi sonrasında, mühendis ne söylerse söylesin işe yaramıyor, bilimsel gerçekler anında Kaf Dağının arkasına fırlatılıp masallaştırılıyor, duymak istenen duyuluyor, yapılmak istenen yapılıyor. Oysa bilimsel gerçekler de çifte standart olmaz…
Toplumun değer ve normları konusu; değer ve normlar bir toplumun olmazsa olmazları iken son zamanlarda hızla hayatımıza sokulan kapitalist düşlemler, zenginlik tasarımlar ile para kazanmanın idealize edildiği ve yüceleştirildiği bir ortamda silikleşmeye, yok olmaya mahkum edilmiş durumda.
Zenginlik, para, rantiye bütün televizyon dizilerin ortak teması, gösteriş neredeyse her şey. Konunun şehirleşmede ki karşılığı; “binanın alt yapısı değil üst yapısı önemli!!” oldu.
Estetik kaygı ortadan kalkmış, şehirlerimiz koca çadır kentler gibi… Kentlerimizin estetikten yoksun durumu, düşünce ve duygu dünyalarımızı da yoksullaştırmaz mı? Şehirlerimize yapılacak önemli binalar açılan mimari yarışmalar sonucu değil de, iktidara yakın olanlar dışında teklif bile verilemeyen ihalelere dönüşmüş olabilir mi acaba?
Mühendislerin oturulması sakıncalı dedikleri evlerde insanlar oturmuşlar ve deprem bu binaları un ufak yapmış, tespiti yapan teknik elemanların yazdıkları, söyledikleri gerekli etkiyi bir türlü yapmamış.
Bilime değil de hurafeye ya da kendi kendilerine mırıldandıkları, “bir şey olmaz” söylencesi eşliğinde gerçeklik inkar edilmiş.
Oysa “inkar”, tedavi edilmedikçe yas düzelmez.
Daha çok şey yazabilirim elbette ama yazmayacağım.
Çözüm bana kalırsa basit; toplumsal olarak zihinsel dönüşüme gereksinim var. O zaman ortaya konan sorunlarımızı önce kabul ederiz, sonrada olması gerektiği gibi çözüm üretebiliriz. Aksi ise benzer acıları yaşamaya devam edeceğimiz gerçeğidir…
Siz ne dersiniz?

Bir cevap yazın