Corona düşündürdüğü; “İnsan kendi ölümü üzerine felsefe yapabilir mi?”

Genel, Haber, Uzm. Dr. Hüsnü Kurtuluş
Haberi paylaşın

İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden biri de öleceğini bilerek yaşamaktır.

Ölüm, kişinin yaşadığı kültüre göre algılanan ve yaşamın hangi anında gerçekleşeceği bilinmeyen gerçeğidir. Doğduktan sonra hayat nehrine bırakılan insan aslında ölüme doğru da yola çıkmış olur. Bu açıdan bakıldığında yaşam ölümün gölgesi altında yaşanır. İnsan ölümü yakınlarının kaybıyla tanır ve ona karşı karmaşık duygular besler.

Firavun mezarları ölümden sonra da yolculuğun devam etmesi için çağının son teknolojisi gemilerle donatılmıştır. Dilimizde varlığını sürdüren, “İmamın kayığına binmek” deyimi de belki aynı bakış açısına sahip…

Kimisi için sonsuzluğa açılan pencere, kimisi içinde bir son…

Mesela, Filozof Spinoza; ölümü, canın özünün değil varoluşunun sonlanması olarak görür, ona göre ölüm bir hiçtir, dolayısıyla ölümü düşünmekte hiçliktir.

Ölüm konusunda düşünen ve yazan filozoflardan biri olan Martin Heidegger ise yaşamı anlamlandırmanın yolunun ölüm fenomeninden geçtiğini söyler.

İnsanlık tarihi özellikle de yazılı tarih boyunca ölüm temasına hep rastlarız. İlk destan kabul edilen “Gılgamış Destanında”; Gılgamış, arkadaşı Enkidunun ölümü karşısında yıkılır ve ölümsüzlük bitkisini aramaya koyulur, onu bulduğu anda ise yılana kaptırır ve ne yaparsa yapsın mutlak sondan kurtulamaz.

Ölüm konusu, savaş zamanlarında, büyük felaketlerin yaşandığı coğrafyada sürekli gündemdedir ve o devirlerde sıradanlaşır.  İnsanlar olaylar bittikten sonra yaşadıklarına inanamazlar. Travmatize olan yaşam sonraki kuşaklara aktarılır.

Örnekleri arttırmak mümkün…

Corona salgınının; etkisini hemen her yerde arttığı, yaşlı-genç, fakir-zengin, ayrımı yapmadan ölümlere yol açtığı şu günlerde ölüm; vefat haberleri olarak somutlaşarak, rakamlara indirgenmiş durumda. Gözler, turkuaz tabloya istatistiki veriler olarak bakarken, birçoğu konunun nesnesi olabileceğinin farkında değil…

Peki, bu kadar temel olan şey nasıl oluyor da kendisine ifade edecek yollar bulmakta zorlanır?

Her ne kadar aklımızla bilsek te kalbimizle reddettiğimiz gerçeklerdendir ölüm fikri. İnkar burada en başat savunmadır. Ölen yakınınız; hasta, yaşlı ya da düşkün bile olsa kayıp, kaybedenin bütün iliklerinde hissedilir. 

Son zamanlar psikiyatri pratiğimde çok az sayıda hastam doğrudan ölüm korkusundan dolayı yardım talep ederken büyük çoğunluk, bedensel yakınmalarının maskesi arkasına saklanıyor. Oysa bedensel semptomlar; çoğunluk, dolaylı yoldan ölüm korkusunun bir türevidir.

Varlığın içinde yaşamını sürdürdüğü beden ile ilgili kaygılar duyulması yaşadığımız salgın döneminde giderek artmaktadır. Çoğunlukla şikayet sahibi neler olduğunu anlamlandıramadığı için tercümana ihtiyaç duyar. Belirsizliğin anlamlandırılması böylesi zamanlarda öncelik kazanır.

Kendisini ifade edemeyen insan, dilini kullanamadıkça devreye bedeni girer, bu her zaman böyle olur. Beden kayıt tutar, bu kayıtlar genellikle dile gelmeyen, engellenmiş olan duygu yüklü düşlemler, ifade edilememiş korkulardır.

“İnkar” savunmasının çok yoğun kullanıldığı toplumumuzdaki kişi, kendi ölümü veya yakınlarına bir şey olacağı korkusunu, sembolize edemedikçe, bedensel kanallara daha çok ihtiyaç duyar. Bu noktada tercüman arayışı içerisinde hastanelere müracaat ederler. Çoğunluk, kısa süreliğine yatışır, sonra şikayetleri devam eder.

Toplumsal düzlemde, kendini ifade etmenin en önemli yolu olan sanatın ülkemizdeki güdük kalmışlığı, bu kanalın toplum içindeki gerilimleri boşaltmasının önündeki en önemli engeldir. Böylece, ifade edilemeyen toplumsal korku, öfke ve gerilime dönüşmekte hiçbir önleyici bariyer ile karşılaşmamaktadır. Toplumun kaygılarını deşifre etmesini beklediğimiz toplum önderleri ise konunun dışında aşırı gerçekçi tutum ve konuşmalarıyla kendi maginot hatlarını oluşturmuşlar.

Tarihler boyunca filozofların, sanatçıların ve bilim adamlarının gündeminden hiç düşmeyen bir konu olan ölüm, hepimizin kendi varoluşunu sorgulaması, kendisini ve yaşamı anlaması için itici güç iken kendi bedenimizin içerisine hapsolmamızın da anahtarıdır.

Sözün özü; zaman, yaşamın rutinini bir anlığına da olsa durdurma zamanıdır. Böylece kendinize dönebilir ve bedeninizin size söylediklerini duymaya başlayabilirsiniz?

Sonuçta herkes kendi yaşamının sanatçısı ya da filozofu değil mi?

Bir cevap yazın