Bir ustanın ölümü…

Genel, Haber, Hasan Teoman
Haberi paylaşın

Kişi sağdır, arasından konuşulur; kişi ölmüştür, ardından yazılık… Sevimsiz bir alışkanlık dünyada kalanlar için… Gönül istemese de bir şeyler karalarız iyi bildiklerimiz için…

Giderek yitiriyoruz sevdiklerimizi… Yakın uzak dinlemeden tek tek düşüyorlar toprağa…

İçimizde yalnızlığın korkusu büyüyor… Daha kötüsü, dilini bilmediğin bir ülkeye düşmüş gibi yabancılaşıyoruz… Telefonumuzdaki numaralar eksiliyor… Gazetelerdeki dostlarımız, elveda edip köşelerine çoktan çekildi… Gazeteciliğin cilvesi canavarlaştı; çokça vefasızlık, bananecilik ve kendini kurtarma telaşı sardı yeni kuşakları…

Hüseyin Kırcalı’nın ölümü ile girdiğim tünel beni geçmişe götürdü… Babıali’nin en görkemli ve kişilikli olduğu zamanlara… Gazetelerin sokaklarla ayrıldığı Cağaloğlu, gazeteci mesleğinin kalesiydi… Hürriyet, Milliyet, Tercüman, Cumhuriyet, Son Havadis, Günaydın… Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için vardık… Haber dışında yaşamı paylaşırdık; gecelerimiz eğlencede, gündüzlerimiz gazete sayfalarının üzerinde geçerdi… Gazetemiz, evlerimizden daha evimizdi… Örneğin ben, haftanın üç günü masamın üzerine serdiğim bobin kağıdının üzerinden sabahlardım… Eşimin doğuma gittiğini gazetede öğrendim ve iki gün sonra gidebildim… Öyle çalışırdık; ama mutluluğun resmini yapamayanımız da yoktu… O günler şimdi kişisel tarihimizin gururlu sayfalarına dönüştü… Orada burada denk geldiğimizde, eski arkadaşlarla konuşmamızın temelinde basının durumu ve eski özgürlükler oluyor…

Değer verdiğim ve uzun yıllar birlikte çalıştığım ustaların başında gelmiştir rahmetli Hüseyin

Kırcalı… Milliyet’in “Arkadan okunan gazete” olmasında, onun spor fotoğraflarının payı büyüktü. Spor müdürümüz Namık Sevik’in basınımıza kazandırdığı nice değerlerden birisiydi.

Hüseyin Kırcalı ile birlikte çalışan ve çok değer verdiğim diğer foto muhabirlerini de burada anmak istiyorum… Tümü, Türk spor basınının bugün hala yeri zor doldurulan emekçileridir.

Yılmaz Canel, Selahattin Gökhan, Yusuf Noberi, Yaşar Saygı, Yalçın Çınar, Atılay Gülen, Ruşen Güven, Turgay Örme, Haydar Tanışan, Sinan Erbil (Kolombo), (unuttuğum olabilir, kusura bakılmasın… Yitirdiklerimize Allahtan rahmet diliyorum…) Ustalıktan çıraklığa uzanan bu uzun yolculukta hep birlikte çalıştık… Milliyet spor büyük bir okuldu ve bizler, ne bilirsek bilelim başöğretmen Sevik’in önünde birer öğrenciydik… Bu konuma Nezih Alkış, İsmet Tongo, Nurhan Aydın da dahildi…

Fotoğraf makinelerinin çağdaşlaşması ve foto muhabirlerinin ‘maharetlerinin’ yerini alması uzun zaman olmuyor… Artık film mi, fotoğraf karesi mi çektiği anlaşılmayan bir hız, muhabirlerin (olsa da) yeteneklerini gerekli kılmıyor… Bir kaleden diğer kaleye koşturmanın bir anlamı da kalmadı… Makine, muhabirin kafasındaki enstantaneyi “ona sormadan” çekiyor…

Bas deklanşöre çek, gazeteye uğramadan bas gönder, yüzlerce kare içinden, seçip koysunlar. Sanatsal beceri ve düşünülen enstantanenin oluşması beklemek gibi bir zorunluluk da yok! Bir tık ile yemek siparişi vermek gibi basit bir olay…

Konuyu çok uzatmadan, onunla her hafta sonu yaşadığım bir maç günüyle yazımı bitirmek istiyorum…

Çantası omuzunda, yüzünde her daim asılı olan gülüşüyle servise girerdi… Masasına, maçta çalışacağı makineleri serer, temizler, kaç makara kullanacaksa filmleri kutulardı… Birlikte çalışacağı arkadaşlara, sahada nerelerde duracaklarını söylerdi… Özellikle rakip kale arkası, onun çalışma alanıydı; (makinesini geliştirdikçe orta sahadan çekti; tribünden fotoğraf almayı ilk o denedi) diğer arkadaşlarını sağa sola konuşlandırırdı… Daha sonra sekreterya odasına uğrar; nasıl bir fotoğrafın sayfayı kurtaracağını bizlere danışırdı… Fotoğraf ısmarlardık adeta

Hüseyin’e… Zaman bu günkü gibi cömert değildi; çekilen film makaraları gazeteye ulaşacak, yıkanıp kuruyacak (bilenler bilir), projeksiyonda seçilecek ve sayfa çizilecek…

Maçın ilk yarısı bittiğinde Hüseyin Kırcalı servisin kapısında görünürdü… Bir makara yıkanmış, kurutulmuş filmi masaya atar “Bakın Hele!” derdi… Ismarladığımız fotoğrafın ağababası perdede görünürdü… İçimiz rahatlar, Namız Sevik bir sigara yakar, çaylarımızı keyifle içerdik…

Bir sonraki gün gazetelere baktığımızda, en görkemli sayfa Milliyet’inki olurdu… Bir makara filmle harikalar yaratmak, hele spor basının Ara Güler’i olabilmek kolay iş değildir…

Emekler “çocuk oyuncağına” dönüştükçe, ustalaşmak da kuyumcu tezgâhındaki altına dönüyor!

Tanrı, basınımızı sahte ustalardan korusun…

Büyük ustanın sonsuz yolculuğu ışıklı olsun…

Emeklerine ve ustalığına teşekkürler Hüseyin Kırcalı…

Bir cevap yazın