Eşeğin depremi

Genel, Haber, Övgün Ahmet Ercan
Haberi paylaşın

Günlerden 8 Ağustos 1912 Perşembe günü, üzümler koruktan alacalı renge bürünmeye başlamış. Uçmakdere’den Şarköy’e tüm Binbirçiçek-Ganohora’da bağ bozumu düzenlemeleri başlamış, üzüm seleleri yenilenmiş, yeni yeni fıçılar yapılmış, salkım kesme bıçakları bileylenmiş, kölüklerin[1] tekerleri bakıma alınmış, katırlar, beygirler kaşağılanmış, nalları nalbantta yenilenmiş, semerleri onarılmış, parafinler(mumlar) eritilmiş, şarap evlerinde sıkıcılar elden geçirilmiş, salkım kesmek, üzüm taşımak, çiğnemek, seleleri taşımak için işçiler kazanacakları paranın düşünü görmeye başlamış. Rumlar üretecekleri şaraplar için yeni yöntemler geliştirmeye başlamışlar, ayrıca yurt dışı bağlantılarını levantenler aracılığıyla kurmaya başlamışlardı. Konstantiniye’den gelen çakır(şarap) tecimenleri bağları dolaşarak hangi üzüm türünün veriminin ne olduğunu bağları tek tek gezerek bakıyorlardı. 8 Ağustos 1912 Perşembe günü saat 07.30’da küçük bir sarsıntı olmuş, pek önemsenmemişti. Binbirçiçek- Ganohora’nın soğuk soğuk esen poyrazı hiç eksik olmazdı. İşte o, uğursuz 8 Ağustos 1912 günü, çok sıcak mı sıcak bir gün olarak gelip çatmıştı. Kalık ıslaklığının[2] olmadığı Binbirçiçek Ganohora’da şırım şırım terleyenler kendilerini çakıllı, ancak tertemiz denize atmışlar, yüzüp serinliyorlardı. Ancak deniz de, sanki bir başka sıcaktı o gün. Yoksa onlara mı öyle geliyordu. Bir haftadır, balığa çıkan balıkçılar özellikle kırmızı renkli balıkları bol bol tutmuşlardı. Balık, o kadar bol tutuluyordu ki, on paraya yiyen için olmadığından tarlalara gübre diye atılıyordu. İpek böcekleri kozalarını daha da hızlı örerken, çiftleşmeye de başlamışlardı. Pavuryalar o gün kıyılara vurmuş. Halk kıyılara dolup elleriyle pavuryaları sepet sepet toplamışlardı. Hoşköy ile Mürefte’de bol oranda toplanan karidesi koyacak yer bulamıyorlardı. Toplanan kum midyeleri/cikcikler ile midyelerin çoğunun ağzı açık oluşuna şaşırmışlardı. Binbirçiçek, Ganohora’da çok yılan balığı tutulurdu, ancak daha bir hafta önceden hiç görülmez olmuşlardı. Ne olmuştu şu yılan balıklarına? İstakozlar, koca ayaklı yengeçler bile çok kolay tutulur olmuş olmaları, yoksa yaklaşmakta olan bir olayın belirteçleri miydi? Türkler genelde oğlak eti, Rumlar balık tüketirlerdi. İstakoz, karides, midyeyi de böcek diye yemezlerdi. Türkler gün batımında akşama yemeklerini yerler, evlerine çekilirler, yadsıdan sonra yataklarına girip uyur, ertende/sabahleyin erkenden kalkarlar, tarlalarda, bahçelerde işe koyulurlardı. Rumlar ise akşam yemeklerini yadsı dolayında yerler, kıyıda deniz kıyısında tavernalara doluşurlar, türlü türlü mezelerle rakıları, şarapları içip, kadınlı erkekli oynarlar, gün ışımaya başladığı sularda yatmaya giderler, geç kalkarlar, ayrıca öğleden sonra da uykularını “fiesta” olarak sürdürürlerdi. Kimileri geç saatlerde evlerine dönmez, deniz kıyısındaki kumlarda sarmaş dolaş yatarken üzerlerine doğan güneşle uyanırlardı. Rumlar, türev ürünler, üzümden şarap, ipek kozasından iplik, alkol, rakı, viski, lavantadan koku, maden, kiremit, tuğla ürettiklerinde çok kazanır, çok yer içer, çok eğlenirler, çok uyurlardı. Türkler için Kuran’da yazıyormuş, alkol, şarap, domuz eti yasaktı. Türkler tarla ile işçilikte çok çalışırlar az kazanırlardı. Kiremitin, tuğlanın çamurunu, karar, taşır, karar, fırınlar ancak onu Rum işletmeler pazarlardı. Üzümü kendi yiyecekleri kadar pekmez yaparlar gerisini konu komşuya ya dağıtır ya da satarlardı. Zeytin sıkma üretim evi Rumlar ile Ermenilerindi. Sıkma karşılığı çıkan zeytinyağından alırlardı. Türkler, “haram” diye hamura el sürmezler, “francala” ekmeği de Rumlar, Ermeniler üretirlerdi. Türkler ona “çarşı ekmeği” diye arasıra armağan gibi satın alıp eve getirirlerdi. Balığı tutan, kıyıya taşıyan, ondan salamura, uskumru kurusu, konserve yapıp satanlar da onlardı. Türkler, demire de haram diye dokunmazlar, ancak nalı çakan nalbant, semeri yapan saraçlar, ayakkabı tamircileri Türklerdi. Sabanı Rumlar yapar, Türkler kullanırdı. Türklerde kömür ütüsü olması bile lükstü. Onlar kırışıkları, gömleği, könçeği minder altına sarıp düzeltirlerdi. Tarım emlerini/ilaçlarını da satan Rumlardı. Tütünü, eken, diken, dizen, kurutan Türkler, sigara yapıp satan Rumlardı. Türkler ile Museviler kız çocuklarını okula yollamazlar, erkek çocukların da kafa sallayarak öğrenmeye çalıştığı Arap harflerinden oluşan Osmanlıcadan başka bir şey değildi. Okulu bitirenler kerat cetvelini bile bilmezdi. Matematik, kimya, fizik, biyoloji bilmezlerdi. Ancak, tecimle uğraşan birkaç varlıklı Türk’ün çocuğu yabancı okullarda eğitim görürdü. Bunlar da genelde, Müslüman olmuş Sabetaycı Türklerdi. Tüm bunlara karşın, yoksulluk içindeki Türkler, her gün beş vakit yükünür/namaz kılar, bu durumları için Allah’a şükrederler, iyilik ile kötülüğün (hayır ve şerin) Allah’tan geldiğine inanırlardı. Asıl varsıllık ile bolluk öbür dünyadaydı. Burada darlık çeken, orada varlık içinde yüzecekti. Yeter ki ibadetlerini bırakmasınlardı. Kısacası, Rumlar, Ermeniler, Museviler geleceklerini kendileri kurar, Türkler yazgılarına bağlarlardı. Ne var ki, bu yaşam biçimi benimsenmiş olduğundan, kimse kimseye dokunmaz, uyum içinde yaşarlardı. İşte 1912 yılının, 8 Ağustos Perşembe günü çok balık çıktığından, kıyı boyunca mangallar yakılmış, közde balıklar pişirilip, fıçılardan oluk oluk akan şaraplarla bir güzel içmişler, gün tam bir toy ile eğlenceye dönüşmüştü. Sarkis, kürek çekmekte üstüne kimsenin olmadığı oğlu Grigos’u alarak, 12 metrelik teknesiyle karşıdaki Marmara adasından, süt beyaz mermer almak üzere gece 24.00 gibi denize açılmışlardı. Mermerler gelecek onunla sokak çeşmesinin yalağı yapılacaktı. O gece hiçbir esinti yoktu, deniz sanki göl gibi durgundu. Ancak, sanki dibi görünürcesine apaydınlıktı. Yıldızlar pırıl pırıl sanki uzansan tutacak kadar yakındılar. Bir yanda oğlu, bir yanda kendi kürek çekerek, yıldızlardan yön alarak derin karanlığa doğru ilerliyorlardı. O gün ay hiç doğmamıştı. Önlerinde sürekli balıklar atlıyor, iki üç yunus balığı onlara eşlik ediyordu. Akşamdan beri çok içtiklerinden, bir süre sonra güçleri düşmüş, uykuları gelmiş, çarşaf gibi Marmara Denizindeki teknede sızıp kalmışlardı. Ta ilerden bir yük gemisi buharlı düdüğünü öttürerek geçiyordu. Onun yarattığı dalga bir süre sonra geldi tekneyi salladı. O sallantı onlara beşik gibi geldi. Şarköylü Karga Hasan, yadsı namazını kıldıktan sonra yatmadan önce oğlu Engin’e seslendi, “Bre Engin çalar saati, sahur zamanına kurasın. Gün doğmadan kalkıp, Doluca Tepe odun kömürü yapmak üzere çıkacağız. Te gün doğmadan orada olmalıyız” “Baba saat kurmaya gerek yok be. Anam her gün sahurdan önce ayak yoluna gitmek üzere kalkıyor. Ben onun sesine hep duyar, uyanırım. Te onu duyunca seni kaldırırım” “Sen saati kur Engin” “Gerek yok bre baba. Sen git yat. Ben seni erkenden kaldırırım, te kaygılanma” Oysa kurma saat bozuktu. Engin, onu Mürefte’de Kör Lütfi’nin arkadaşı olan saatçi topal Ahmet’e götürmeye bir türlü eli ermemişti. Karga Hasan, “Te bre inat çocuk” deyip yorganın altına girdi. O gün Karga Hasan’ın karısı, kapı ağzında komşularla dedikodu yaparken, oradan buradan konuşurken, ben diyeyim 7, sen de 10 bardak çay içmişti. Akşam yemeğinden sonra da sık sık ayak yoluna gider olmuştu. Gün boyu, bağlarda çapa saldığından kocasından önce bembeyaz çarşafla örtülü yatağa girip, yorganı başından çekmiş, tavşan uykusuna dalmıştı. Karga Hasan, karısının domalan iri kalçalarını bir süre okşadı. Ancak yarın çok iş vardı. Bu gece onunla oynaşamazdı. Bir an önce uyumalıydı. Oysa karısı onun okşamasını duyunca, usulca ayak parmaklarını kullanarak iç donunu sıyırıp çıkarmıştı. Karga Hasan, yeltendi, ancak bir türlü olmuyordu. Canı sıkıldı, elini kalçalardan çekip, derin bir uykuya dalınca, o da horul horul uyumaya başlamıştı. Karga Hasan, sigara içtiği için ağzı kül tablası gibi kokuyor, ayrıca hırıldayarak uyuyordu. Bazen uzun süre soluk almadan kalıyor, soluksuz ölecek gibi oluyor, sonra irkilerek uyanıyordu. Haftada bir kazanı kaynatıp yıkandıklarından, iç giysileri, cildi leş gibi duman kokardı. Pek sık da bıyık sakalı olmadığından dağınık görünürdü. Kaldı ki son yıllarda sigara nedeniyle karısıyla birlikte olma isteği gittikçe azalıyor, ayrıca ne olduysa başarısız olmaya da başlamıştı. Bu başarısızlığı kendine konduramıyor, karsından da utanıyordu. Ne var ki, çetin ceviz olan karısı Hatçe bu durumu görüp kocasına çıkışırdı, “Siz o zıkkım olası sigarayı bırakmayın, karılarınızı mutlu edemediğinizden, karınız başkasına kaçarsa, “orospu” deyin emi!” diye dırdır ederdi. Haklıydı da, sigara içen her üç erkekten biri Karga Hasan gibiydi. Oysa, evin çilekeşi Karakaçan adlı eşek, oğulları Engin’in taşkın isteklerini karşılamaktan bıkmıştı. Karakaçan, evin emektar eşeğiydi. O koca kulakları, koca kafasının önündeki masum masum bakan gözleri de ne kadar güzeldi. Ya o kır tüyleri, boynundaki, terzi masurası gibi sarkan siyah kılları. Ne de güzel bir hayvandı şu eşekler. Ağzındaki samanı yerken, keyfi gelince, up uzun kuyruğunu bir sağa, bir sola sallardı. Evin tüm yükünü çektiği gibi, Engin’in önünü alamadığı isteğine de boyun eğiyordu. Ancak, Engin’in asıl gönlünde yatan, karşı komşunun sarışın, uzun boylu, güler yüzlü, pembe dudaklı, yeşil gözlü kızı Asuman’dı. Biraz kibirli, biraz kendini beğenmiş, alımlı, güzel giyimli, saçları yabancı kadınlar gibi örülü güzeller güzeli Asuman. Asuman, özellikle gençleri baştan çıkartmak için göğsünün önü yarı açık, kırmızı çiçekli eteğiyle, yola çıkıp kırıta kırıta yürüdüğünde, giysisinden taşan ikiz tepeler gibi tombul göğüslerine, sırım gibi uzun bacaklarına bakan tüm gençler ona iç geçirirler, o da buna bayılıyordu. Erkekler, onun etek giydiği günlerde güçlü poyrazın onun eteğini savurarak bacaklarının açılmasını öylece, ağızları sulanarak beklerlerdi. O da bunu bilir, hoşuna giderdi. Ne de olsa o alımlı bir Trakya kızıydı. Trakya kızları şakır şakır olurdu. Kapı gıcırtısına bile oynarlardı. Onlarla yaşam, renklenir, uzardı. Engin, Asuman’a uzaktan uzağa yanıktı. Onun için ölüp bitiyordu. Yemek yerken, bağda çalışırken, ötesi Karakaçan ile birlikte iken bile düşünde hep Asuman vardı. Artık o onun sevgilisiydi. Oysa, dağ dağa sevmiş, dağın haberi yoktu. Engin düşünde onunla çoktan evlenmişti. Mutlu bir yuva kurmuş, çoktan çoluk çocuğa bile karışmıştı. Her baktığı, her gördüğü yalnızca Asuman’dı. “Asuman’ım, ben seni kucağıma alıp, kanatlarımı açıp göklerin enginlerine çıkarayım. Oradan hiç dönmeyelim. Emi?” Oysa, Asuman’la hiç konuşmamış, yalnızca çeşmeye su doldurmaya gittiğinde bakışmışlardı. Onun gözleri de Engin’e takılmış, içinde bir şeyler kaynaşmıştı. Kaytan bıyıklı, ak tenli, mavi gözlü Engin’e o da vuruk olabilir miydi belli değildi. Engin ise düşlerinde bile sık sık Asuman’ı görüyordu, onunla el ele kırlarda koşuyor, onun için binbir çeşit çiçekten desteler yapıp veriyordu. O da papatyalardan kendisine taç yapınca sanki bir eceye dönüşüyordu. Onun pembe dudaklarından öpüyor, patlayacak derecede sert, şişkin göğüslerini okşuyordu. Bu ne doyumsuz bir düştü böyle? İşte, o akşam Enginin eli apış arasında, Asuman’ı düşlerken, kıvrana kıvrana uyuya kalmıştı. Gün 9 Ağustos’a dönmüştü. Saat kaç oldu belirsiz, arada vız vız eden birkaç sivrisinek, bir ona, bir ona konuyor, elleri ile şap şap, bir kollarına, bir yüzlerine vuruyorlar, ancak bir türlü öldüremiyorlardı. Karga Hasan sinirli sinirli kalktı, gaz lambasını yaktı, sivrisineği aramaya koyuldu. Birisi perdeydi. Onu iki avucunun içine alıp “şap” diye vurunca, beyaz perde kırmızı kana bulandı. Sonra duvarda daha tombulunu buldu. Belli ki onun kanını emen oydu. Bu kez yastığı alıp, ona da “güm” diye vurunca, hem yastığın beyaz kılıfı, hem de duvar kırmızı kan lekesi oldu. Kaldı ki, duvarda böyle birçok kahverenkleşmiş sivrisinek ölüsü lekeleri doluydu. “Te be karı. Demedim mi ki ben sana cibindirik kurasın?” Gaz lambasını üfleyip girdi yatak içine. Kaç saat geçmişti bilmiyordu. Karısının gece yarısı ayak yoluna kalktığını bile duymamıştı. Engin, düşünde Asuman ile alt alta üst üste sevişirken, annesinin gürültüsüne uyanınca, o güzel düşü kesilmiş, uyanmıştı. Bir de baktı ki, donu oluk gibi akan dölüyle sırılsıklam olmuş. İç gömleği batmış biçimde öylece kalıp annesinin yatıp uyumasını bekledi. “Tüh! Tam da oduna gideceğimiz günde! Ne zaman kirlensem, o gün çok güçsüz oluyorum” deyip, utanarak, kimseyi uyandırmadan usulca kalktı, ayakyolunda ki, Hoşköy yapımı taharat testisindeki soğuk suyu dökünerek, yarım yamalak boy/gusül abdesti aldı. Boy abdesti almadan birinin yüzünü görürse, ne onun ne de gördüğünün işleri rast gitmezmiş. Kuran’da ta böyle yazarmış, te böyle işte! Tavşan uykusundaki Hatçe, ayakyolundan gelen su şakırtılarını duyunca, uyanmış, kendi kendine, “Bre bu kızan azdı gene. Gerek Karakaçanı kurtarmak, gerekse bir an önce çoluk çocuk sahibi etmek için bir an önce bir kız bulup baş göz etmeli. Te böyle süylerim” diye düşündü. Engin, döllü kirli donunu, önce yıkayabildiği kadar yıkadı. Sonra da çitin arasına sokuşturdu. Küçük bir havluyla yarım yamalak kurulandı, giyindi yatak odasına geldi. Babasını dürterek uyandırdı. “Baba baba kalk, sahur zamanı. Anam ayakyolundan şimdi döndü” Karga Hasan tam da uykusunu alamamıştı. Gözleri çapaklı, yarı kapalı, açamıyordu. İsteksiz, isteksiz yatağın içine oturdu. Gözlerini oğuşturdu. Derin derin esnedi. Kıçı yamalı, potur könçeğini/ pantolonunu giydi. Oğluyla ocağın başında sarımsaklı, kırmızı toz biberli, zeytinyağlı yumurtayı karıştırarak pişirip, köy ekmeğinden koparıp koparıp, hiç konuşmadan bir güzel yediler. Tablasından bir tütün alıp, bir sigara sarıp pofurdata pofurdata içti. Yanlarına katık olarak, birkaç domates, biber, keçi peyniri, çökelecek, tandır ekmeği heybeye atıp, baltaları, testereyi karakaçana yükleyip, hep birlikte, karanlıkta, dağ yoluna doğru tıpış tıpış vurdular. Sahurda horozlar öterdi, ancak hiçbir horoz sesi yoktu. Yalnızca köpekler bir araya gelmiş yere doğru uluyorlardı. Gökyüzünde ay yoktu, ancak yıldızlar ışıl ışıldı. Sanki ellerini uzatsalar tutacak gibi yakındılar. Oysa daha 02.30 sularıydı, onlar 05.30 dolayı sanıyorlardı. İğdebağları köyüne gelmek üzereydiler, ancak halen gün ağarmamıştı. Sabah ezanı da okunmamıştı. Oysa Şarköy, İğdebağları arası altı kilometreydi. Olsa olsa yaya bir, bir buçuk saat çekerdi. “Bre Engin, sen saati kurmadın, ananın bızdık saatine göre mi kalkışı ayarladın? Sahur diye gece yarısı kaldırdın, bre çocuk!” Öyle olmuştu. O gün çok çay içen Hatçe kadın, çövdürmeye sahurda kalkarken, saat 00.30 dolayında kalkınca, Karga Hasan da erkenden uyandırılmış, toz toprak yolda Doluca tepeye doğru yol alıyorlardı. Başında yan duran kasketle Karga Hasan eşek üzerinde, Engin yaya. İğdebağları köyüne vardıklarında, 9 Ağustos Cuma günü, saat belki 02.30 dolayında olmalıydı. Köpek ulumalarına horoz, keklik, sakar meke, martı, serçe, kırlangıç ötüşleri, leylek laklaklamaları, tilki, çakal kevlemeleri katılmış, sanki ormanda olan tüm andıklar/ hayvanlar, kuşlar bağırmaya başlamıştı. Bu bağırışmaya bir anlam verememişlerdi. İğdebağları köyünde birkaç at kişnemesi, inek böğürmeleri başladı. Karakaçan’da kazık gibi durup anırmaya başlamış Doluca tepeye hızlı hızlı koşar gibi yürümeye başlamıştı. O kadar hızlıydı ki, neredeyse üzerindeki Karga Hasan’ı atacaktı. “Ulan ne oldu bu eşeğe” diye şaşırdılar. Oysa üzerinde koca göbekli Karga Hasan ile baltaları taşıyordu. Şarköy’deki seçkin Ermeni evgillerden /ailelerden, kuyumcu Adis ağanın oğlu Andranik, güzeller güzeli Talin ile evlenmişti. Henüz üçgünlük evliydiler. Evleri hemen limanın arkasında iki katlı taştan yapılma bir yapıydı. Ev, Ağeksandr dedesinden kalma, süsleriyle, biçimiyle gerçek bir Ermeni öreği/mimarisi örneğiydi. Anneleri alt katta, o karısı Talin ile yukarı katta kalıyordu. O akşam kıyıdaki toylara, eğlencelere katılmışlar, 02.30 dolayında evlerine esrik biçimde gelmişler, soyunmuşlar, yatakta bedenlerini birleştirmişler, öylece uyuya kalmışlardı. Sevişmeyi sürdürmeye artık güçleri kalmamıştı. Derin bir uykuya daldılar. O kadar çok içmişlerdi ki, beyinlerinde her şey dönüyordu. Ah biri tutsa da şu dünya dönmese. Mürefteli saatçi topal Ahmet de, saat onarımını yanına çırak girdiği Ermeni Aram’dan öğrenmişti. Fırının yanında küçük bir işlikleri vardı. Yakışıklı uzun boylu, ela gözlü, güçlü bir delikanlıydı. Bir gün işliklerine abisi Engin’le çalar saat onarımı için Şarköy’den gelen Karga Hasan’ın kızı Kardelen, Ahmet’ti görüp yıldırım aşkıyla vurulmuştu. O gün bugün ikisi arasında yer yer buluştukları gizli bir sevi/aşk başlamıştı. Kısa bir süre sonra saatçi Ahmet kızı istetmiş, sözlenmişlerdi. Artık bıyıkları terlemeye başladığından, Ahmet askere gidecek, döndükten sonra Kardelen ile evleneceklerdi. Ahmet askerlik şubesinden Erzincan’a kura çekmişti. Elinden iş geldiğinden onu telli bölüğe verdiler. Bir gün telgraf direkleri kardan yıkılmıştı. O soğuk, dondurucu Erzincan gününde, onu trafoyu değiştirmek üzere direğin tepesine çıkardıklarında, ayak kelepçesinden ayağı kaymış yere düşünce kötürüm kalmış, erken terhis edilmişti. Askerliği bitmeden sakat sakat evine yollanan, yürüyemeyen, yatalak olan Saatçi Ahmet için, Hoşköy’den Ramazan Güneş usta üç teker, oturaklı bir binek yapmıştı. Kim olursa, onun üç tekerini kaktırarak saatçi işliğine götürüyordu. Kardelen, yavuklusu kötürüm olsa da halen Ahmet’e vurgundu. Onu kötürüm olarak da benimsiyordu. Ancak annesi Hatçe diretiyordu. Ahmet’in bir de çocukluk arkadaşı Lütfi, yaklaşık 14 yaşlarında iken gözü kanlanmış, iyi gelir diye, gözüne tentürdiyot dökülünce kör olmuştu. Kör Lütfilerin evi caminin yakındaydı. Mürefte sokaklarını ezbere bildiğinden sopasıyla kolaylıkla yol bulup, saatçi topal Ahmet’in işliğine gelir, her gün aklından sevdiği kız olan Tepeköylü Türkan için yazdığı ırları /şiirleri okurdu. Onun karanlık eygesinde/ dünyasında hiç ışık olmadığında yirmi dört saati de hep karanlık ortamda geçiyordu. Ancak Lütfi’nin gönlü açık, apaydınlıktı. Sabahları, doğudaki derenin yanındaki evlerinden Saatçi Ahmet’i alıyor, “Aşıklar Köprüsünden[3]” geçerek, işliğe getiriyordu. Bütün gün bir arada güle oynaya geçiriyorlardı. Bir kör, bir kötürüm. O uğursuz akşam, kıyıdaki tavernalar önünde süren eğlencelere katılmışlar, 03.00 dolayında Kör Lütfi, Ahmet’in bineğini kaktırarak evine götürüyordu. Yine, gürgen tahtalardan yapılma “Aşıklar köprüsünden” geçeceklerdi. Karga Hasan ile oğlu Engin odun kesecekleri Doluca ormanlarına gelmek üzereydiler. Uzaktan acı acı bir baykuş öttü. “Git oradan uğursuz kuş” diyerek engin ses gelen yakaya bir taş attı. Tam o sırada, yerin altında sanki yıldırım çakarcasına bir yırtılma, kırılma sesi duydular. 03.00-03.15 sularıydı, yeraltı çatırdamaya, ortalık gümbürdemeye, bir yıkıcı güç yeri kasıp kavurmağa başlamıştı. Yer beşik gibi, ayaklarının altındaki toprak bir yukarı, bir aşağı salınıyordu. Önce o yerden gelen kasırga, onları hop diye yukarıya savurdu, sonra delicesine sarsılmaya başladı. Tam da, depremin odağı olan Mürefte-Doluca Tepesi önünde Mursallı’daydılar. Birden kağıdı keser gibi koca bir yarık büyük bir çatırtıyla oluşmuş, koca yarıntı içine eşekle birlikte Karga Hasan düşmüştü. Düşerken Karga Hasan, kırığın kıyısına tutunmuş, “İmdattttt” diye bağırıyordu. Yarığın içinden “höff” diye kavurucu bir sıcaklık çıktı. Karakaçan, bağıra çağıra, dangır dungur kırığın derinliklerine düşmüş, kısa bir süre sonra sesi kesilmişti. Ortalığa bir toz kaplamış, Engin yaklaşık 1,5 metre düşmüş kırığın hemen yanında yüzü koyun yatıyordu. Ağaçlar kırılıyor, yarılıyor, devriliyordu. Belki yarım dakikadan çok ortalık sarsıldı, sarsıldı sonra duraladı. Ormandan gelen kuşların ötme bağırma sesleri kesilmişti. Kuzey Anadolu Kırığının doğu kolu Yayaköy, Tepeköy(Doluca), Kirazlı ormanlarından Melen(Güzelköy) tepesi güneyini yalayarak, Gaziköy(Ganos) Ayvasıl- Uçmakdere’den Marmara Denizi’ne girmişti. Uçmakdere’de Ayvasıl’da tam kırığın geçtiği yerde bir pınar kaynamaya başlamıştı. Kırığın doğusundaki katmanlar yatayken, batıdakiler dike yakın eğimliydi. Ganos kırığı denen bu batı kol, Çokal büvetinin olduğu yerden Saros Körfezine doğru uzanıyordu. Bir süre sonra Engin toparlandı. Kırığın içine sarkmış babasını çekerek çıkardı. “Ne oldu baba, ne oldu?” “Zelzele zelzele. Bugün kıyamet günü olabilir?” “Neden baba?” “Görmüyo musun? Burada seller sular gibi şarap içiliyor, kimin şeyi, kimin içinde belli değil. Ahlak, mahlak kalmadı. İttihad ve Terakki dedikleri nemrutlar, Allah’ın temsilcisi olan padişahımız Abdülhamit’i üç yıl oldu, tahtan indirip, dünya düzenini bozdular. Allah görmüyor mu bütün bu olan biteni? Sonunda cezalarını verdi işte!” Babası öyle deyince, Engin’in aklına akşam düşünde olanı biteni, kirlenmesini, boy abdestini düşündü. “Ulan testideki su bacaklarımı yıkamak için yetmediydi. Oysa anam derdi, vücüdunda su deymeyen hiçbir nokta kalmayacak diye. Tüh tüh tüh! Tüm bunlar benim cenabetliğimden oldu” diye kendi kendini suçladı. Yoksa Kuran-ı kerim yalan mı söylerdi hiç! Onlar Allah’ın sözü, kelamı değil miydi? Kesin suçlu Engin’in kendisiydi. Bir süre öylece kala kaldılar. Açık, çarşaf gibi denizde tekne de uyuya kalan Sarkis ile oğlu Grigoros’un tekneleri hafifçe altlarında dalga geçer gibi oynamıştı. Sarkis oynamayı duyumsamış, oğlunu uyarmıştı, “Grigoris oynatma şu tekneyi de uyuyalım” diye söylenmiş, yeniden derin uykuya dalmıştı. Sallantıya kalkan Grigoris, teknenin baş tarafına geçip denizin içine çövdürürken, köylerde alev alev yangın çıktığı görmüştü. Anlam veremedi. Başı sersem gibiydi. Bulunduğu yerde kıvrıldı, uykuya daldı. Sabah gün ışıdığında tekne Marmara Adası yerine, dalgalarla Aşağı Kalamış kumsalına sürüklenmişti. Üstlerine güneş vurunca uyandılar. Her ikisinin de Şarköy’e gidinceye dek depremden haberleri olmayacaktı. Marmara Adasını gitmeyi erteleyip, Şarköy’e doğru kürek çekerek iskeleye geldiklerinde, kıyıdaki evlerin yıkıldığını görüp şaşırdılar. Koşarak taş evlerine gittiklerinde, yerle bir oluşunu görünce, sanki başlarına kaynar su dökülmüştü. “Gitti bizim Marika! Ben Marika’msız ne yaparım aziz Hristo? Neden aldın güzel karıcağımı elimden, neden? Ne yaptık sana biz? ”Kör Lütfi, Topal Ahmet’i evine götürüyordu ki, alttan gelen büyük bir gümbürtüyle dengeleri bozulmuş, Aşıklar Köprüsünden dere içine düşmüşlerdi. Durumu anlayamayan Topal Ahmet, “Lütfi kör müsün yahu? Niye önüne bakmıyorsun?” “Evet. Körüm Ahmet” deyince, gülüştüler. “Kalk gidelim Ahmet” “Bre Lütfi kalkamam. Kötürümüm ben” deyince, katıla katıla gülmeye başladılar. Bedenlerindeki ufak, tefek bertilmeleri, kırılmayı, sıcaklıkla anlayamamışlardı bile. Onlar da sanıyorlardı ki, sarhoşluktan dereye düştüler. Gaz lambalarının devrilmesiyle Mürefte’de, Şarköy’de yangınlar çıkmış. Özellikle ahşap evler çıra gibi yanarken, dere içinde tepesi taklak bineğin altında kalan Ahmet sesleniyordu, “Lütfi ne görüyorsun? Ne bu yanık kokusu da ne?” “Ben karanlıktan başka bir şey görmüyorum. Ancak yanık kokusu geliyor. Bir yerlerde yangın çıktı galiba” “Bir an önce çıkalım bu dereden. Sırılsıklam ıslandım”. Kör Lütfi ,“Ayağım hareket etmiyor” “Yoksa ayağını mı kırdın Lütfi” “Umarım değildir” Yeni evli, Andranik ile Talin, karyolada yatarken birdenbire sarsılmaya başladığında, Talin uyur uyanık ,“Andranik! Ne kadar azgınsın bre! Bırak şu sevişmeyi de uyu. Ben de uyuyayım” “Ben senin üzerinde değilim Talin” deyince, uyandılar. “Zelzele, zelzele oluyor. Mon dieu! Sen bizleri koru Aziz Hristos” Taş evlerin duvarları önce çatladı, sonra kırılarak yeni çiftlerin üzerine devrildi. Ortalığa toz toprak kaplamış, göz gözü görmüyordu. Tozun içinde neredeyse boğuluyorlardı. Talin bağırıyordu, “Kurtarın, kurtarın, kurtarın!” Ancak, Andranik’ten hiçbir ses gelmiyordu. Gün ışıdığında, Karga Hasan ile oğlu çevreye bir dolaştı. Deprem, güney yakayı(denizi), Melen, Doluca Tepelerine, kuzey yamaca göre 3,5 ile 5,5 metre de ötelemişti. Yamaçlar da oluşan kayıntılarla, uçkunlarla, toprak kaymalarıyla birkaç ev tepe taklak aşağıya yuvarlanmıştı. Kimi bağlar sürüklenerek parçalanmıştı. Deniz yakası 1 ile 1,5 metre düşmüş, boylu boyunca uzanan bir kırık oluşmuştu. Kimi ulu ağaçlara vuran kırık, boylu boyunca ağaçların gövdesini yarıp atmıştı. Tepeden koca koca kayalar yuvarlanıp, aşağıya sürüklenmişti. Sonra kalkıp baktıklarında ne görsünler, değirmenleri çeviren beş tane kaynak su kesilmişti. Oysa, yalnızca değirmen çevirmek için değil, içtikleri suyu da buradan sağlıyorlardı. Yavaşça sürünerek gidip, koca kırığın içine baktılar.“Bi şey görüyor musun bre Engin” “Te orda bir ağacın dalları var” “Karakaçan, Karakacan’ı gördün mü?” “Yok” “Bizim eşek zelzelede gitti Engin” En çok da eşeğin gidişine Engin üzülmüştü. Bu söz üzerine Engin yine kendini suçladı, “Tam da cenabet olacak günü buldum. Bunlar hep benim yüzümden” diye suçlu suçlu iç geçirdi. Şarköy’e gider gitmez, konu komşuya tuz dağıtıp, kötü yazgıya dur demeliydi. Doluca tepeden Mürefte’nin alev alev yandığını görmüşlerdi. Bu beklenmedik kıranın olmasıyla, artık ormana girip kömür için odun kesemezlerdi. Eşeksiz, üzgün, odun kesmeden, kömür yapmadan, ağır ağır yürüyerek Şarköy yerine Mürefte’ye döndüler. Karga Hasan’ın kayın validesi Mürefte’de oturuyordu. Ahşap eve vardıklarında her şey, ev ile birlikte kömür olmuştu. Yan komşusu Mürefte hahamı Moşe’nin yıkıntılar altından cansız bedeni kanlar içinde çıkarılmış, üç, beş Musevi, dualarla ağlaşarak onu taşınıyorlardı. Başka bir yerde Ortodoks rahip yıkıntı altından çıkan ölüler cennete gitsin diye, elindeki sırma altın haç sırığıyla, haç çıkararak takdis ediyordu. Akşama kadar evin külleri arasından kayın validesini aradılar. Sonunda onun yanmış bedenine ulaştılar. Kalan parçalarını, kömürleşmiş kemiklerini bir çuvala doldurup, Şarköy’e doğru yola çıktılar. Engin çok sevdiği ninesinin pişmiş, kömürleşmiş artıklarına bakarak katıla katıla ağlıyordu. Gün batarken vardıklarında, Hatçe, kömürleşmiş anasından henüz bilgisi yoktu. O, dam altında kalan inekler için dövünüyordu. Engin bütün bu olanlara inanamıyor, gözleri ağlamaktan şişmiş için için kendini yiyiyordu. “Hep benden, hep benim cenabetliğimden. Koca Allah’ın gözünden kaçar mıydı hiç?” Küçüklüğünde gittiği Kuran kursunda, Evreşeli Memet hoca onlara anlatmıştı. “Kuranda açıkça yazıyor; yüce mevlam cenabet gezene her türlü müsibeti verir. Onun hikmetinden sual olmaz” İşte onun cenabetliği, anneannesini yakmış kömür etmişti. Engin, böyle her gün kendi kendine dövüne, sıkıla sonunda çıldırdı. Onu okutmadık hoca bırakmadılar. Deve sidiği de içti, domuz boku da yedi. Yazdırmadıkları muska kalmamıştı. Yok çaresi bulunamamıştı. Engin, saçı başı dağınık artık çocukların sataştığı Şehirköy’ün (Şarköy’ün) delisi olmuştu. Nerede bir eşek görse peşinden koşar, kuyruğunu kaldırır, sopasını eşeğin gerisine sokmaya çalışırdı. Ancak, deli olmasına karşın Asuman’ını hiç unutamamıştı. Ona buna Asuman’ın onun karsı olduğunu, ondan çocuk yaptığını övünerek anlatıyordu. Asuman’ı gördüğünde, koşuşturan adam birden susar, gülümseyerek ona baygın baygın bakar, ağzından birkaç söz çıkardı, “Asuman” İşte, evlenip iki çocuğa karışan Asuman, onun bu düşkünlüğünü görünce, gözleri yaşlanıp içi kıyılır. Sessizce içinden mırıldanır, “Zavallı Engin’im” Engin elindeki sopayı, boynunun ardından sırtına alıp, kollarını, sopanın sağ ile solundan, her iki yandan sarkıtıp ona gülümseyerek bakar, sonra da,“Trilaylom tirilaylom tir tir tirilaylom, trilaylom tirilaylom tir tir tirilaylom” diye hem şarkısını söyler, hem de sanki dans eder gibi onun çevresinde dolanırdı. Asuman, bu acıya katlanamaz, dayanamaz, ağlaya ağlaya koşar, kaçar giderdi[4].[1] Tek atlı araba[2] Hava nemliliği[3] Aşıklar Köprüsü, günümüzde Aker Yedibağlar şarap evinin doğusundan geçen dere üzerinde bulunmaktadır. Giden görebilir.[4] Burada anlatılanlar, 9 Ağustos 1912 Mürefte-Şarköy depreminde yaşanan öyküleştirilmiş gerçeklerdir. Kör Lütfi, Topal Ahmet, Sarkis gibi öykü içinde geçen küçük öyküler de gerçek kişilerdir. Anılar yörede yaşayan Kimya Müh. Uğur Karaca’nın anlatımından derlenip, öyküleştirilerek, eklentilerimle aktarılmıştır. Talin’lerin evi, günümüzde Şarköy Cumhuriyet Meydan’ında Atatürk Caddesine girerken soldaki ahşap yapıdır. Aşıklar köprüsü de, Mürefte’de Aker Şarapçılığın yanındadır. Fırın ise Mürefte Atatürk caddesinin sağ ile solundadır. Halen sabah erkenden tava ekmeği ile francala üretir. Giderseniz görürsünüz.20 Eylül 2020KAYNAKErcan, Ö. A. 2020. Binbirçiçek GANOHORA Gezi Kitabı. DOĞU Kitapevi, 220 s. (Ekim sonunda tüm kitapçılarda)[1] Tek atlı araba[2] Hava nemliliği[3] Aşıklar Köprüsü, günümüzde Aker Yedibağlar şarap evinin doğusundan geçen dere üzerinde bulunmaktadır. Giden görebilir.

Bir cevap yazın