Dr. Atabey, “2030’dan sonra su fakiri olacağız”

Genel, Haber
Haberi paylaşın

Jeoloji Yüksek Mühendisi ve Tıbbi Jeoloji Uzmanı Dr. Eşref Atabey, sene başından bu yana yaşanan deprem fırtınası, insan eliyle Devlet Su İşleri’nin (DSİ) su kaynaklarını kurutması, kirlenme yoluyla göllerin kuruması, artan nüfus, gelişen ekonomi ve büyüyen kentleriyle Türkiye’nin, “Su fakiri” olma yolunda hızla ilerlediğini söyledi. 

Avlana Gölü

Jeoloji Yüksek Mühendisi ve Tıbbi Jeoloji Uzmanı Dr. Eşref Atabey, sene başından beri yaşanan yüzlerce deprem fırtınası, iklim değişikliği, insan eliyle Devlet Su İşleri’nin (DSİ) su kaynaklarını kurutması, kuru tarım yapılan bölgelerde sulu tarımı teşvik eden sulama projeleri ve buna bağlı vahşi sulamalar ile kirlenme yoluyla göllerin kuruması, artan nüfus ve büyüyen kentleriyle Türkiye’nin, “Su fakiri” olma yolunda hızla ilerlediğini söyledi.  
Türkiye’nin sanılanın aksine su zengini bir ülke olmadığını, halen, kişi başına düşen yılda bin 519 m³’lük su miktarı ile “Su sıkıntısı çeken” bir ülke kabul edildiğini belirten Atabey sariipekhaber.com’a konuştu.  

Dr. Atabey “Türkiye İstatistik Kurumu, Türkiye nüfusunun 2030 yılında 100 milyona ulaşacağını öngörüyor. Bu durumda, kişi başına düşen su miktarının yılda bin 120 m³ olması bekleniyor. Diğer bir deyişle, artan nüfusu, gelişen ekonomisi ve büyüyen kentleriyle Türkiye, ‘Su fakiri’ olma yolunda hızla ilerliyor” dedi.

TATLI SU KAYNAKLARIMIZIN ÇOĞU KURUDU
Tatlı su kaynaklarını yer üstü ve yer altı su kaynaklarının oluşturduğunu belirten Jeoloji Yüksek Mühendisi ve Tıbbi Jeoloji Uzmanı şunları söyledi:
“Yer üstü su kaynaklarımız nehirler, göller, barajlardır. Bu kaynakları akılcı bir yöntemle ve devamlılık ilkesine uygun düzenlemek ve kullanmak ana ilkemiz olmalıdır. Maalesef ülkemizdeki önemli tatlı su kaynaklarımızdan olan Avlan, Amik, Burdur, Seyfe, Akşehir, Eber, Meke, Akgöl, Kestel,  Hotamış Gölü gibi birçok göl kurumaya yüz tuttu ya da kurudu.
İklim değişikliği, kuraklık, çölleşme, kuru tarım yapılan bölgelerde sulu tarımı teşvik eden sulama projeleri ve buna bağlı vahşi sulamalar doğal olarak azalmada büyük etki yarattı. Göllerin çevresindeki yer altı kaynakları ve taban suları ise büyük kısmı kaçak olan binlerce sondaj kuyusu tarafından bol su tüketen mısır, yonca, pancar tarımı gibi durmaksızın su çekilmesi azalmayı hızlandırdı”

TARIM MODELİNİ İYİ DÜŞÜNMEK GEREKİR
Üzerine baraj kurulan nehirlerin akıntıyla su havzasına besin ve mineralleri taşıyamaz hale geldiğine dikkat edilmediğini hatırlatan Atabey, “Suya, enerjiye, gübreye, pestisit ve herbisitlere ve hibrit tohumlara bağımlı bir tarım modeli su kaynaklarını daha fazla tükettiği aşikardır. Barajlar çözümün değil sorunun bir parçası olmuştur. Üzerine baraj kurulan nehirler, akıntıyla su havzasına besin ve mineralleri taşıyamaz hale gelir. Bu da daha çok erozyon, yağmur suyunun daha çok emilimi, daha çok tatlı su kaybına neden olarak çölleşme sorununu arttırır” diye konuştu.

DSİ PROJELERİ SUYUN GELECEĞİNDE RİSKLER OLUŞTURUYOR
Bir ekosisteme can veren en önemli unsurun su olduğunun altını çizen Dr. Atabey şöyle devam etti: “Barajlar gezegenimizin damarlarını tıkar. Suya yalnızca inşaat, gölet, baraj ve kanal gözüyle bakan DSİ’nin ürettiği projelerin birçoğu suyun geleceği açısından ciddi riskler oluşturuyor. Kuruyan ya da suyu azalan her gölde, DSİ’nin açtığı drenaj kanallarının etkisini görebiliriz.

DSİ, göl ve barajlarda buharlaşmayı önlemek için çare olarak göllerin yüzeyinin siyah plastik toplarla kaplayarak buharlaşma yoluyla oluşan su kaybının önüne geçilebileceğini düşünüyor. ABD Kaliforniya’da yaşanan büyük kuraklığın su rezervlerinde yol açtığı aşırı buharlaşmaya çare olarak 2011-2017 arasında uygulamaya konulan plastik top projesi hem ekonomik maliyetiyle hem de ekolojik maliyetiyle sağladığı yarardan çok daha pahalıya mal olmuştu. Ancak petrol, doğal gaz ve elektrik enerjisi kullanılarak üretilen plastik toplar yaklaşık 2,9 milyon m3 su tükettiğinden, bir başka deyişle gölde suyu korumak için uygulamaya konulan petrol ürünü toplarının üretiminde harcanan su miktarı, buharlaşmasını engellediği su miktarının neredeyse iki katı oranında.

Barajlarla su havzalarına müdahale edilerek suyun barajlarda tutulması, ilkel sulama teknikleriyle oluşan israf, planlama yapılmadan göl çevresindeki alanlarda, ya da gölü besleyen su havzalarda şeker pancarı, mısır, yonca, kiraz vb. fazla su isteyen ürünlerin tercih edilmesi yanlış bir uygulama. Yer altından aşırı su pompalanması, orman alanlarının yok edilmesi ve çölleşme nedenleriyle su kaynakları göllere ulaşamayınca göller kurudu. Göllerin yok olmasında tarımsal faaliyetlerde kullanılan gübreleme ve ilaçlamanın, jeotermal sıcak suların bazı göllere ulaşması, insan kaynaklı kirlenmelerin göl sularının gittikçe kurumalarında etkili olmuştur.”

DEPREMLERİN DE ETKİSİ BÜYÜK
Yılbaşından bu yana dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de yaşanan yüzlerce deprem fırtınasında sarsıntı ile suyollarının yön değiştirebildiğini de sözlerine ekleyen Atabey, “Sarsıntı, yer altı suyollarını ve kaynakların yönünü değiştirebilir. Göle ulaşan kaynak ve pınarların suyu, göle değil de, başka yere yönelebilir. Ya da karstik bir göl ise, sarsıntıda göl tabanında kırık varsa açılmasına yol açar ve yer altı suyoluna drenajı hızlanır ve suyu azalabilir, zamanla su tutmayabilir. Ancak insan eliyle önce DSİ’nin kurutması, çevrenin kirletilmesi yoluyla göllerin kuruması çok daha hızlıdır” dedi.

Bir cevap yazın