Salgında Ruh Sağlığı

Haber, Uzm. Dr. Hüsnü Kurtuluş
Haberi paylaşın

Karantinada kalmak, virüs bulaşma riskinin sinsi varlığı, hastalık, vefat yumuşatmasıyla anılan ölüm içeren cümleler, hemen her gün kitle iletişim araçları ile hatırlatılır olduğu bu günlerde ruh sağlığımız ya da esenliğimiz adına neler söyleyebiliriz? Bu döneme özgü yaşantılar ruhsallığımızda neleri uyandırdı? Neler yapılabilir? 

Doğanın zamanı ile insanın zamanı birbirinden ayrışalı en az bir yüzyıl oldu. Modern insan; geliştirdiği Newtoncu, “mekanistik” ve “antroposentrik” dünya görüşü sayesinde zaman ve mekan içerisinde doğaya üstünlük kurduğu illüzyonuna kapıldı. Parçası olduğu “doğa sisteminden” ayrı bir varlıkmış gibi davranmayı da kendine hak gördü.

İnsanın, doğadan kopukluğunun bir sonucu olan ekolojik krizler “günümüzde” birçok kez komplo teorileriyle açıklanmaya çalışılsa da,  insanlık kendisinin parçası olduğu dünya sisteminin efendisi olarak konumlandıran büyüklenmeciliğidir.

Doğadan dolayısıyla kendisinden uzaklaşan insan; “yavaş yavaş ısınan sudaki kurbağa” misali çevresinde oluşturduğu yıkımı ve tahribatı görememiş yada gördüğünü inkar etmiştir.  Çevre tahribatının görmezden gelinmesi yada inkar edilmesi sonucunda yeni yıkımlar ve yok edişler kendi gerekçeleriyle birlikte hayata geçirildi. Corona virüs pandemisi ise kurbağamızı sıcak sudan soğuk suya savurmuş, bir anda kurbağa kendisine gelmiştir.

Beden sağlığı ve onun en önemli partneri ruh sağlığı da böylesine bir dönemeçte kendisine has dinamikler aracılığıyla etkilenmiştir. İnsanlar kopuk oldukları kendi doğaları yerine teknoloji ile süslenmiş sanal bir dünyanın sanal gerçekliğini koymaya başlamışlar, deneyimsel ve gerçek olandan sanal ve yaratılmış bir gerçekliğe terfi ettiklerini zannetmişlerdir.  Böylece günümüzün modern insanı kovid-19 krizinin yarattığı belirsizlik durumunda “yolunda gidiyor görünen şeylerin bir anda yıkılabileceği gerçeği karşısında” ne yapması gerektiği konusunda şaşkın. Ortaya çıkan ise belirsizlik ve onun belirlediği “anksiyete”.

Günümüz İnsanının içerisinde büyüdüğü ve yetiştiği kültürel ortam, “popüler kültür” olarak isimlendiriliyor. Kitle kültürü olarak da anılan bu durum, dünya toplumları için anonim üretim yaparken ürettiği ürünler tüketimi ve yeniden tüketimi teşvik eder. Sürdürülebilirlik ise maruz kalınan popüler kültürün dağarında yoktur.

Böylesine olağanüstü bir ortamda insanın mevcut varoluşsal durumunu sorgulaması; felsefenin en temel sorularından olan, ben kimim? Yaşamın anlamı ne? Neden çalışıyorum? Gibi soruların tekrar dile geliyor olması belki de yeni bir tür aydınlanma…

Tüm dünyayı etkisine alan ve insanlığı krize sokan korona virüs salgını, tüm krizlerde olduğu gibi düzeltilemeyen, çözülemeyen sorunların çözümüne yönelik fırsatları veriyor bizlere.

Çözüm mü? İnsan merkezli yaşamın değişmesi, dünyanın parçası olduğumuzun bilincinde bir çevre anlayışı, şehircilikten toprak rejimine kadar verilecek kararların,  doğa hesaba katılarak alınması.

İnsanın kendi bedeniyle yeniden ve daha gerçekçi bir ilişki kurmaya her zamandan daha çok ihtiyaç var. Beden ve ruhu ayrı bir olgu olarak ele alan “dikotomik anlayış” günümüzde geçerliliğini kaybetmiştir. Ruhunu kaybeden bedenin “Ferhat ile Şirin” misali, tekrar birbirlerine kavuşması gerekiyor.

Sonuçta; doğadan ayrışmamış, onun bir parçası olan insanın ruhu da dingin olur. Öyle değil mi?

Bir cevap yazın