Birlikte yaşamak…

Genel, Haber, Hasan Teoman
Haberi paylaşın

İyiler ve kötüler, birbirleri için vardır…

Tarihin zeminini oluşturan ekonomik mücadelenin temelinde, yoksullar ile varsılların bitmeyen çelişkisi yatar. Bir başka söylemle, zıtlıklar ekonomiyi, ekonomik çelişkiler tarihi yaratır.

Avını paylaşmak istemeyen ilkçağ insanının savaşımı ile günümüzde mülkiyetini koruma peşindeki çağdaşlarımızın verdiği uğraş, aynı düzlemdeki benzeşmelerdir. Geçmişte, elde edilenlerin paylaşılmak istenmemesi, soyun sürdürülmesi için gerekliydi. Bugün o içgüdü, kişisel doymazlığın o zamandan kalan insanlığa armağanıdır!

İyilik ve kötülük de binlerce yıllık değişime ve deneyime karşın, modern insanın genlerinde kalan davranıştır; asla yok edilemez…

Zıtlıklar olmasaydı yaşam da olmazdı düşünüldüğünde… Sevgiyle nefret, yoksulla varsıl, ölümle yaşam, akla kara, soğukla sıcak, erkekle dişi… Bu zıtlıkların kucağında büyüyen canlılığa, tüm olumsuzluklarına karşın hoşgörü ile yaklaşmak salt iyi olanların işi midir?

Elbette!

İlkçağ bilgelerini düşündüren de buydu; kötülüğü içselleştiren insan, kötüden iyiliğe nasıl yöneltilirdi? Bilgeler ve düşünürlerin insana sunmak istedikleri ilk ders, bu sorunun yanıtında yatıyordu. Bulunabildi mi? Asla!

Çünkü yine onların değişlerine göre gerçek şuydu:

“İnsanlar, doğası itibariyle kötü oldukları için iyi olmak isterler…”

Çok tanrıdan tek tanrıya, binlerce yıllık dinsel caba, kötülerin iyiler üzerindeki baskısını kıramadı. Kötüyü zararsız, iyiyi mutlu kılmak için yasalar çıkartıldı, olmadı… Devletler, sözde iyiden yana görünüp kötülerin ve egemenlerin gücüyle kalıcı olabildiler. Bu tarihsel yolculukta insanı yönetenler, dinin önemini bu süreçte keşfettiler; feodal toplulukların egemene baş eğme sorununu kökten çözdüler… Tanrı, insanı iyiliğe ve doğruluğa ulaştıracak bir güçtü…

Önlerine, yeni bir sorun çıktı!

Dindarlar iyi, dinsizler kötü oldu bu kez…

Toplumları bölerek binlerce yıl birbirine kırdıran din savaşlarından kim yengiyle çıktı, bir düşünün…

İyiler mi, kötüler mi?

Savaşlar, kıyımlar, ele geçirmeler, göçler ne işe yaradı?

(Bugün geldi; iyilerin gücü, kötülerin cesaretini bir türlü yenemedi…)

Yapılacak tek şey kalmıştı…

Birlikte yaşamayı denemek!

Zıtlıkları kullanarak, iyiliğe ve mutluluğa ulaşmak…

Aykırılığı ağırbaşlılıkla sulandırıp, hoşgörü erdemiyle temizlemek…

İşte bu aşamada, insanlık demokrasiye sarıldı; parlamenter, laik, çok sesli bir devlet örgütü toplumsal barışı gerçekleştirdi. Burjuva devrimlerinin getirdiği bu sonuç, yasaları iyilik ve insan haklarından yana kullanan, onun bunun ne dediği önemsemeyen, sağlam bir demokrasi geleneği oluşturdu. Kişilerin ve güçlülerin eylemleriyle yalpalamayan, kişileri özgür, aykırı söylemlere taviz vermeyen, çağdaş bir devlet yapısı olagelmişti artık… Batının birinci ligi bu devletlerdi; demokrasileri ve özgürlükleri en çağdaş silahlarıydı…

Biz neredeyiz?

İktidardan muhalefete, sosyal medyadan kahvede oturan işsize değin, havadan nem topluyoruz. İki kişi yan yana ‘zıtlıktan’ patlıyoruz… Kavga gürültü, kin nefret, vatansever hain, dindar laik, Atatürkçü siyasal dinci, cumhuriyetçi İslamcı… Bunca zıtlığın birlikte yaşayabileceğini düşünmek bile kanımıza dokunuyor…

‘Bu devleti en iyi bizler yönetiriz!’

‘Bizim varlığımızı yadsıyanlara ölüm!’

‘Onlar ve bizler asla kaynaşamayız!’

“Millet bizleri istiyor; o ne derse o olur!”

Yani iyiler ve kötüler, birbirinden nefret ediyor ama yan yana yaşamaktan da vazgeçmiyor…

Ortadaki pasta üzerinde şu yazıyor: Devleti kim (hangi görüş, hangi lider, dinci mi laik mi?) yönetecek? Ve hangi sınıf bu devletin kanatlarında ısınıp güçlenecek? Bu anlamsız sorunun yanıtını arayarak zaman öldüren devletlerin ölümsüz olduğunu tarih yazmamış!

Demokrasi, bu aşamada önem kazanıyor… Davranışta laik, düşüncede çok sesli bir koronun sahnesi, ilgiyle ve sıkılmadan dinlenilen bir müzik dinletisi gibidir. Tek ses yorulur; düşünce çok sesliliği sever… Düşünenler çoğaldıkça demokrasi çağdaşlaşır… O yönetimin içinde emekçiden patrona, memurdan emekliye, kadından çocuğuna tüm çelişkilerin ateşi özgürce yanar… Demokrasi, sonu eşitliğe ve gerçek sınıfsızlığa açılan bir sistemin de giriş kapısıdır…

Son günlerde yaşanan kişisel davranışların çağdışılığına baktığımızda kimimizin hayalinde, kimimizin mücadelesinde var olan demokrasinin yokluğunu daha da iyi anlıyoruz. Kadının biri çıkıyor; 15 Temmuz’un intikamının yarım kaldığını, mahallesinde öldüreceği kişilerin listesini tuttuğunu söylüyor… Bir akıllı (!) TV’nin camından tükürükler saçarak laiklere sallıyor; “Kılına zarar gelsin, nasıl çocuklarıyla sokağa çıkacaklar?”  Bir diğer kendini bilmez yaratık, bir müzisyenin ölüsünü ‘mezarından çıkartıp yakmak isteğinden’ haz alacak denli kindar olabiliyor!

Bizler nereye doğru yuvarlanıyoruz?

Tekimiz değil, tümümüz düşünelim sonumuzu…

Demokrasiyi boş geçtim, düşünceye ve insana saygımız olsun…

Sesine, eylemine, konuşmasına, ölüsüne duamız olsun…

Dinsize, Komüniste, Ulusalcıya, Kemalist’e, sosyaliste ellerimiz uzansın…

Ölüye diriye, anıya, aşka, sevene, emeğe, kadına, çocuğa, gence, okumuşa cahile, düşünenlerin cabalarına saygımız olsun…

Dünyanın en güzel toprakları üzerinde yaşıyoruz…

İçimizde çözümleyemediğimiz zıtlıklar, hazımsızlıklar, birbirimizden üstün görünme aymazlığı yaşamı çekilmez kılsa da, çözümünü yine karşılıklı hoşgörünün kendisinde aramalıyız. Akla karanın karışımı gri ediyorsa, dinsizle dindarın, iyi ile kötünün, sosyalistle milliyetçinin birleşiminden bir gökkuşağı oluşturabiliriz. Barışın özgürlükle oluşturduğu muhteşem birlikteliğe, gerçek demokrasi ile ulaşabiliriz.

Bu nefret ve kinden kimlerin beslendiğini ve büyüdüğünü düşünelim, gerçek gücün halkın avuçlarında olduğunu anlayalım. Gücümüzü özgürlükten, sevgiden, emekten ve hoşgörüden yana kullanalım. Elbet ‘geçmişten pişmanlık duyacağımız’ mutlu günler gelecektir… 

Bu dünya trafiğinde, en mutsuz ya da en mutlu kişi olabilmek bir anlık cabadır; oysa halkların tümden kazanacağı mutluluk ve kurtarılacak ulusal değerler bizlere, bu toprakların geleceğine de sahip olabilme haklılığını kazandıracaktır.

Bir cevap yazın