Ellili yaşların gençliği

Haberi paylaşın

Her kişi, ömür yolunun üzerindeki iki can alıcı dönemeci hatasız geçmek ister… Biri 15’li yaşların başıbozukluğudur… Ergenlik sivilcelerinin utangaçlığı yüzleri kızartırken, yürekler gizliden gizliye okulun güzelleri ya da yakışıklıları için atar… Gözler karadır, özgüven doruktadır, sahiplenme ve şefkat notu, okunan derslerden daha iyidir örneğin… Kara tahtaya bakması gereken gözler, sevdiğini sandığı o gencin her saniyesinin fotoğrafını çekmektedir… Yaşamın daha ucunda, içtiği sütten başka yaşam deneyimi olmayan bu yeni yetmeler için aşk, dünyaları devirecek, uğrunda dövüşülecek, gözyaşı dökülecek, korkusuzca atlatılacak ilk dönemeçtir… O engeli kazasız belasız geçenler gülerek anımsar bu dönemeci; kaza yapıp yolda kalanlar çoğunluktadır; hatalarının bedeli ile cebelleşip dururlar…

İkincisi daha vahim!

Yaş elli…

Yolun bitimine yirmi adım var yok…

Yürek yorgun, düşünceler örümcek ağı, sorumluluk ayakta zincir…

Beyinde bir ateş yanar ki sorma…

Bedeni o yangından kurtaracak su bu gezegende yoktur…

Kanatlarının yorgunluğunu unutup son bir hamle yapar küskün yürek, havalanır…

Yaşadığı hayata, sevdiklerine, dosta düşmana, paraya pula, işe güce, yaşlılığının olgunluğuna, dillerdeki dedikoduya kafa tutup yüreğinin uçurduğu yerden onlara bakar…

Yaşamın son dönemecini uçarak aşar…

Kaza yok, ölüm yok, yara bere yok!

Konduğu yürekten yeni bir soluk, önünde bitmesini isteyemeyeceği uzun bir ömür bekler…

Gözleri yeşil, saçları kara, sevgisi güneşten de sıcaktır…

Geç gelen aşk, balığın üzerine helvadır…

Yağmur arası açan maviliktir…

Yaşlanmanın kırmızı ışığı, son dem tadında bir buruk çaydır dilde…

Duygular doğru, davranışlar korkaktır…

Yükselirken düşmek, o yaşı tartmayacak bir olasılıktır…

Aşkına tutunup havalanmak ve dönüp yere çakılmak; işte ellili yaşları vuran deprem budur…

Gözler solar, saçlar aklaşır, sevgi buzdan da soğuk olur…

XXX

Nuri Beyi sordum, ‘orada oturuyor’ dediler…

Masasının başında bir genç adam…

‘Arabayı getirdim Nuri Bey…’

‘Buyurun oturun’ dedi… ‘Çay, kahve?’

Anahtarı aldı… ‘Servise çektireyim geliyorum’ dedi.

Sabahın körü benim için… Adam dinç; işinin başında… Geldi, oturdu… Birkaç telefon… Cebi çaldı, açtı… Dakikalar birbiri üzerine eklenerek geçerken konuşma sürdü, konuştukça arkasını döndü, döndükçe sesi yükseldi, hafiften bağırmalar, kısılarak yalvarmalar… Ve telefonu masanın üzerine atmalar…

Gözlerindeki yaşı bana döndüğünde gördüm…

Belki evlidir; eşi çoluğu çocuğu geldi gözüme, olur ya…

Bir felaket, bir kötü haber alır ya…

‘Neler oldu kardeşim?’ dememe kalmadan gözleri oldu bir çağlayan…

‘Çok seviyorum beyefendi!’

İki elini açtı, kalktı… Gözleri kanlı, ağzında küfür…

‘Nuri Bey üzüntünüz bir arıza gibi zamansız… Benim araba gibi…’

Kızar gibi baktı; ‘Arabanız oluyor meraklanmayın… Ben ne b..k yerim siz ona bakın? Bir akıl, bir öğüt, bir yardım… Ben yandım!’

Şaşkınlık ve sevecenlik birden bastırdı… Sakin olmasını söylerken oturttum yerine…

‘Anlatın kısaca, ne oldu aranızda?’

‘Deli gibi seviyorum abi… On yıldır birlikteyiz… O benim dünyam, gündüzüm gecem…’

‘Ne dedi de delirtti sizi?’

‘Böyle gitmez Nuri!’ dedi…

‘Salı gününe dek geldin geldin Nuri! Gelmedin, başkasıyla evleneceğimi bilesin… Sana son şans… Beklemekten rezil rüsva oldum… Ya o sürtük karın, ya ben!’

Gerçekten zor bir pazarlık… Ellili yaşın kaldıramayacağı bir yükseklik, üstelik paçalardan aşağı çekiştiren çoluk çocuk bir de eş… Adam yaşamının son dönemecinde direksiyonu elime tutuşturdu bir kez…

‘Arabam oluyor değil mi Nuri Bey?’ Utanarak, sıkılarak sordum…

‘Araba tamam dedim ya abi, sen benim yüreğime bak!’

Yardımıma gelen de yok… Sinirlerim tepemde… Bir müşteri gelse de konu dağılsa; gelen yok Tanrım… Servis büyük adam çok, gelen yok…

Masasının üzerindeki küçük fotoğrafa ilişti gözüm… Gülücükler saçan bir bebek…

‘Kim bu yavru?’

‘Torunun Seda…’

‘Al o resmi, koy önüne…’

‘Cebinden sevdiğin kadını da çıkart koy yanına…’

‘Onunki yok!’

‘Yüreğinde taşıyorsun da cüzdanında mı yok?’

‘Vermedi bunca yıl… Yakalanırmışım… Her gün birlikteymişiz nasılsa…’

‘Keklemiş seni zavallım!’

‘Koydun masaya diyelim… Bak Nuri kardeşim fotoğraflara; bu mu, bu mu?’

‘Tabii ki bunu abi!’

Parmağını torunum dediği Seda’nın üzerine bastırdı…

Gözlerindeki yaşlar süredursun, dudaklarında bir tatlı tebessüm belirdi… Kravatını gevşetti, yüzüme baktı… İçindeki ateşleri söndüren çağlayan o masum bebeğin gözlerinden taştı, dedesinin yüreğindeki yangını söndürdü…

‘Sevmek anlaşma değildir Nuri kardeş… Ya da mızıkçılığı kaldıran bir oyun; ver misketimi oynamayacağım yoktur aşta… Sevmenin takvimi, tartısı, şekli biçimi, yaşı, kısası uzunu yoktur… Benim araba gibi arızalı parçayı atıp yenilemek de…’

Masanın üzerinden anahtarımı aldı çıktı ofisinden… Anladım ki bir ceket gibi atmış üzerinden korkuyu… O bebek, dedesini kurtaracak sevgiyi nasıl da dakikalar içinde üretip yaşlı yüreğinin kapı önüne bırakmış…

İşte ellili yaşların aşkı böyle bir şey…

Bir yanda dürüst bir ilişkinin ağları örülürken, öte yanda çıkarların duvarları sıvalanıyor… Buna yorgun yürekler, korkak bedenler ne yapsın? Her seven, sürgit bir aşkın yolunda araba sürmek ister; dönemeci kazasız dönmek de yürek ister…

‘Buyurun anahtarınız… Arabanın hasarı giderildi…’

‘Asıl ben sizi düşünüyorum; sizdeki hasarı kim onaracak?

‘Onu da siz giderdiniz… Allah razı olsun… Sizle uzun uzadıya konuşmak isterim’

‘Bir daha ki aşkınız için mi?’

Güldü…

‘Borcum?’ dedim…

‘Yok’ dedi…

‘Asıl ben borçlandım abi…’

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

GELECEĞİ İYİ PLANLAMAK GEREĞİ

Haberi paylaşınTweetBundan sonraki yol haritamızı iyi çizmemiz lazım. İyi çizebilmemiz için iktidarla muhalefetin işbirliği yaparak, uzlaşma metodlarını kullanarak, hiç değilse milli politikamızı tespit edene kadar, birbirleriyle mücadeleyi durdurmaları lazım. Şimdi geleceğimiz üzerine odaklanmalıyız. Kim ne derse desin, çok cephede harp halindeyiz. Suriye’den nasıl çıkacağız? Libya’da ne yapacağız? Kıbrıs’taki düşman ittifakını […]