Güvercinli günlerin özlemi…

Haber, Hasan Teoman
Haberi paylaşın

 

Birçok kereler, iyi kötü süre giden demokrasi geleneğimizin ‘Tek Adamlılık hevesiyle’ sona erdiğini, bundan böyle yapılacak iyi niyetli tartışmaların, ‘Tek Adam’ yönetiminden beklenen demokratik hoşlukların beyhude, boşa döndürülen değirmen taşı gibi sorundan başka bir şey üretmeyeceğini yazmıştım… Parlamenter sistemin, laikliği ve bağımsız hukuku da koluna takarak tarihe karıştığını savunmuştum. Devrimlerin partisi CHP’nin bu karşıdevrimci değişimden umut bekler görünerek Sayın Erdoğan’ın rüzgârında sürüklendiğini dile getirmiştim…

Umutlar kırık, yüzler asık, ekonomi dipte, uçuruma doğru sürüklenen Türkiye’yi kurtarmanın bir yolu olmalıydı; ulusal ve siyasal birliğe varmak gibi…

Bizler Kuvayı milliye dedikçe, onlar dinci davalarını sürdü ileri…

Bizler Atatürkçülük dedikçe, onlar dini ve milliyetçiliği dayattı…

Bizler özgürlük dedikçe, onlar teröristler, hainler dedi…

İğneyle kuyu kazdık, ama bir şeyler öğrendik bu uzun süreçte…

Ulus olmanın salt karın doyurup iş güçle uğraşmak olmadığını, bunun bir onuru, bir kişiliği, bir bağımsızlık duruşu, bir vatandaşlık sorumluluğu gerektirdiğini deneyledik… Hep savunmada kalmayı, laiklik dışı saldırıları kabullenmeyi, dünyanın en güzel coğrafyasındaki bu toprakların ellerimizden kayıp gittiğini algı sersemine dönen usumuz sonunda idrak etti…

Ülkeler, başlarına bela olan sorunları peşlerine takarak siyasal yörüngede birkaç tur atıp başladıkları yere dönerler… Kimi uzun sürer bu yolculuğun, kimi kısadır; önemli olan görülmesi ve yaşanması gerekli manzarayı o halkın hangi pencereden izlediğidir… Bizler perdenin arkasında yıllarca demokrasi beklerken faşizmin yaklaştığını gördük… Sallanan parmaklar gördük, bağıran ağızlar gördük, korkutan öyküler dinledik, zindanlara tıkanan komutanlar aydınlar gördük, yalana dolana takılıp PKK’nın ve cemaatlerin çelmesine gelen askerler gördük, gazlanan dövülen gençlik gördük, yasaklanan emekçiler, konuşturulmayan akademisyenler çalıştırılmayan sanatçılar gördük, tabutlar gördük gencecik al bayraklı…

Bitti mi? Bitmedi…

Cumhuriyet haini, satılmış, yalancı, çıkarcı, yandaş, emperyalist işbirlikçi, dinci, vicdansız, vatansız nasıl olurmuş bir güzel tanıdık… Medya’nın gerektiğinde nasıl cephelendiğini ‘Ali Kemal’leştiğine tanık olduk… Bavullar gördük adliye kapılarında, içi kumpas dolu… Atatürk düşmanları gördük… Hilafet hayranlarını, cumhuriyet kurucularına küfredenleri gördük…

Bir de…

Ulusalcılığın bağlayıcılığını, ayrışmanın parçalanma getirdiğini, barışın yaşamsallığını, Atatürkçülüğün sömürüye karşı tek silahı olduğunu, Nutuk’un en çok okunan kitapların zirvesinde yer aldığını, Müslümanlık inancının gerçek yüzünü, cemaat ve dinciliğin vicdan ve Tanrı anlayışıyla hiçbir ilgisinin bulunmadığını, cumhuriyet ve uygar demokrasinin ancak laiklikle bağdaşarak gelişebileceğini öğrendik…

Böylece görmemiz ve yaşamamız gerekenleri yaşadık; cumhuriyetimizin kuruluş yıllarından yansıyan siyasal, ekonomik ve toplumsal eksikliklerimizden kaynaklanan acılarla yüzleşerek tarihten zor da olsa dersimizi aldık!

Yüzlerce yıl yetecek, bir daha hataya düşürmeyecek deneyimler kazandık…

Buna da şükür!

Şimdi sınav zamanı…

Tahtada İstanbul var…

***

Faşizm, sırtını korkuya kaşıtır…

Çekinceler irileştikçe baskıların gölgeleri büyür…

Karanlık koyulaşır, görüntüler siner, sesler diner…

Ta ki bir haykırış, tüm baykuşları kaçırana dek…

Orman karışır, avazlar çoğalır, bir adamın söylemleri ağaçtan ağaca, tepeden tepeye yankılanır; umut karanlığın bittiği yerdedir artık…

Bir çocuğun dileği ülke insanın dilini, yüreğini, heyecanını kenetler…

“Her şey Çok Güzel Olacak”

Karanlık yırtılır, kızıllık patlar…

Kurtuluş umudu bu sözcüklerle başlar…

Demokrasi yoktur, hukuk yoktur, vicdan yoktur, utanma yoktur; hain, işbirlikçi, düzen emici, dinci çoktur…

Ortada tek bir sandık, tek yürek, tek ulus; sandığın üzerinde korkusuz, sevecen, inatçı genç bir adam vardır…

Nereden fışkırdığını bilmediğimiz, dar zamanların geniş yüreklisi bir adam…

Umutsuz günlerin ‘Yeni Ecevit’i gibi…

Yumruğu havada haykırmaktadır…

“Her şey Çok Güzel Olacak”

***

İstanbul seçimi, bir ‘el koyuş’ kavgasıdır…

Üretilen ‘artı değerin’ kime gitmesi gerektiğinin kavgası…

 ‘Bize kalacak!’ dedi İstanbullu…

YSK dinlemedi, duymadı, sandığı okşayıp sildiler, önümüze koydular…

‘Çalındı, ilki yalandı!’ dediler…

Elbet haklıydılar!

Gökten dört elma düşmüş, biri çürükmüş…

Onu da AKP yürütmüş!

***

‘Bunu saymadım yeniden’ seçimi, particiliğin çok ötesinde birlikteliğin ve ulusal bilincin işaret fişeği olabilir… Ateşi yeniden keşfetmiş insanoğlu gibi karanlığı yırtıp ülkeyi ve yavrularımızın geleceğini aydınlatabiliriz, sevincimizin kollarını yürekten yüreğe dolayabiliriz, barışabilir, sarılabilir, kucaklaşabiliriz, tek ulus olabiliriz…

Umut sende İstanbul…

23 Haziranda Türkiye’ye barış ve özgürlük meşalesini yakacak tüm İstanbullu seçmene şimdiden binlerce teşekkür… Kini, ötekileştirmeyi, sen beni, biz sizi yok ederek barışı, kardeşliği, özgürlüğü ve sevmeyi yeğleyen Sayın Ekrem İmamoğlu’na ve tüm CHP kadrolarına on binlerce teşekkür…

Her ‘davanın’ bir sonucu vardır hukuk dilinde…

Bu vatan, ‘bir dava’ uğruna kullanılabilecek denli ucuza kazanılmadı… Ucunun neye varacağını az çok bildiğimiz ‘o davaların’ sonucuna katlanmaya da ulusça hiç niyetimiz yok… Türkiye Cumhuriyeti bizlerindir, gençlerimizindir, yavrularımızındır…

Hedef bellidir: Bağımsız, bağlantısız, özgür, saygın, çağdaş, Atatürkçü bir Türkiye…

İstanbullu; Her Şey Çok Kötü olmasa o çocuk neden bağırsın gerçeği?

Her Şey Çok Güzel Olmalı ki güvercinler uçsun çocuklarımızın gözbebeklerinde…

Unutma kardeşim, 23 Haziran’da ülkenin gözü sende; oy senin, sandık senin, vicdan senin, tercih senin…

Bir cevap yazın