BANDIRMA VAPURU

Haber, Uzm. Dr. Hüsnü Kurtuluş
Haberi paylaşın

16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan Samsun’a bir vapur hareket ediyordu. Yolcular arasında; “Çok kalacak mısınız Paşam?” diye soran yaverine “Dönmeyeceğiz” yanıtını veren bir Mustafa Kemal vardı. Orduların dağıtıldığı bir ortamda, 9. Ordu Komutanlığına müfettiş olarak atanmıştı. Üstelik İstanbul’dan çıkış izni, işgalci kuvvetlerin elindeydi. Silah arkadaşları ve mürettebatla birlikte 76 kişi İngiliz kuvvetlerinin dikkatini çekmiş, daha hareket eder etmez arama emri gelmişti. Vapur, Kız Kulesi yakınlarında aranırken; Mustafa Kemal, arkadaşlarına: “Bunlar; yalnız demire, silah kuvvetine dayanırlar, bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetlerini anlayamazlar. Biz Anadolu’ya ne silah, ne cephane götürüyoruz; biz ideali götürüyoruz” demişti.

Ülke, karanlık günlerden geçiyordu. Daha 15 Mayıs’ta İzmir’e çıkan Yunan Orduları, Anadolu’da büyük tepkilere yol açmıştı. Her karış toprak işgal altındaydı. Ortam gergin ve tehditkardı. Teslimiyetçilik bir ulusu uçurumun dibine sürüklemişti. İşte böylesi bir coğrafyada Bandırma Vapur’u da dönemin ruhuna uygun karanlık çalkantılardan geçiyordu. Ne top vardı ne de tüfek. Hürriyet uğruna ölmeye gidiyorlardı. Milli Mücadele başlıyordu. Sanırım daha adını duyar duymaz tüylerimizi diken diken eden de Bandırma Vapur’una yüklenen bu misyondu. Aradan geçen yüz yıla rağmen, hala benzer bir ürperti hissedebiliyorsak, Mustafa Kemal’in o gün, o koşullarda göstermiş olduğu direngenlik ile yakından ilgilidir.

Düşünsenize, çalkantılı bir denizin ortasındasınız ve bütün dünya size karşı birlik olmuş. Gibi değil, gerçekten de bu böyle ve hiç bir gücünüz yok. Bu duygularla baş etmek bir insan için nasıl mümkün olabilir?

Mustafa Kemal’in kafasındaki yükün ağırlığı, vapurun demir yığını yükünden de ağır basıyordu. Acaba bu koca üç gün boyunca neler düşünmüştü. Şöyle bir güverteye yaslanıp arka arkaya sıraladığı sigaralar, vapurun bacası gibi mi tütüyordu? Birçok fotoğrafında gördüğümüz bu sigaralı eller aklımızda böyle bir görüntü yaratmış olabilir, peki ya aklındakiler, onları hangi fotoğraflara bakıp da çıkarsama yapacağız.

Bu günden bakınca; devrimci kişiliğinin öncülük ettiği temel stratejilerini, önderliğini, bir yoktan bir ulus yarattığını görebiliyoruz. Hiç kuşkusuz bu değerlendirmeleri yaparken elimizde somut veriler var. Daha yeni subay olduğunda; imparatorluğun yıkılmakta olduğunu görmüş, bu enkaza rağmen doğacak bir Türk devletinin hayalini kurmuştu. Üstelik bu hayali kurduğu sırada karar verilmesi gereken mandacılığın; İngiliz mi? yoksa Alman mandacılığı mı? olacağı konuşuluyordu.

İstanbul, ne adar işgal altındaysa Anadolu o kadar direnmek zorundaydı. Bunu ancak bir deha mı başarabilirdi? Ama henüz o günlerde, geminin güvertesinde, bir dahi olacağını bilmiyordu.

Şimdi, Atatürk’ü insani normlar doğrultusunda değerlendirmemiz yerinde olacaktır. Mustafa Kemal, güçlü ve belirgin değerlere sahip bir liderdi. Mesela; düzenli olmak, çalışmak, kararlılık, arkadaşlık, zamanın boşa harcanmaması, bağımsız olmak, onun değerlerin başat olanlarıdır. Hayatı boyunca da değerlerine bağlı kalabilmeyi başarabilmiştir. Ailesinden ve yakın çevresinden aldığı değerlerin nasıl belirginleştiğini ve evrildiğini, onun yolunu ve aslında hepimizin yolunu nasıl da aydınlatmış olduğunu görüyoruz.

Hedeflerimizin olması, başarılı olmamız için son derece gereklidir. Ama her hedefin bir sonu vardır ve bazen istediğimiz gibi sonuçlanmazlar, oysa değerlerimiz süresizdir. Örneğin Amasya genelgesi gerçekleştiğinde önemli bir hedef gerçekleşirken, Erzurum Kongresinin önü açılmıştır ama İstanbul hükümeti tarafından görevinin sonlandırıldığı kendisine iletilince hiç tereddüt etmeden askerlik görevinden ayrılmıştır. Bu gemiye bindiği zaman da bu unvanlarından yoksundur. Endişelenmiş midir? Elbette kaygılanmış, bunalmıştır. Duygularının kesinlikle farkındadır. Ama onlara kapılmadan tekrar tekrar kendi değerleri doğrultusunda hareket edebilme gücünü gösterebilmiş ve bu çalkantılı üç gün sonra, 19 Mayıs 1919 ‘da bu meşaleyi yakmıştır. Bizler, meşalenin bu günlere uzanan ışığında ancak olan bitenleri görebilmişken o günün karanlığında hiçbir ışık olmaksızın bu aydınlığı hayal edebilmişti.

“Ben, 1919 senesi Mayısı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde, maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. Ben Türk ufuklarında bir gün mutlaka güneş doğacağına, bunun hararet ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu adeta gözlerimle görüyordum”

Bu olsa olsa, yüksek değerlere sahip çıkan, ideallerinin peşinde azimle yılmadan koşan bir dahinin işi!

Bandırma vapuru, eşliğinde başlayan yolculuk yolun başlangıcıdır. Uzun yolculuklar tek bir adımla başlar. Bu anlamda 16 Mayıs da vapura atılan bu ilk adımdır. Her nedense bu üç günlük yol süreci varla yok arasındadır. Belki de; toplumumuz planlama, hazırlık, zamanlama gibi kavramları yeterince anlamış değil, elbette bu adımın öncesi de var. Ama İstanbul’a veda etmezseniz Samsun’a nasıl merhaba diyebilirsiniz?

Son olarak; Bandırma vapuru ile başlayan yolculuk Cumhuriyeti doğurmuş, kendi değerlerini devrimleri ile somutlaştırmıştır. İstiklal Savaşı, bir yönüyle en başta Mustafa Kemal olmak üzere, onu başlatan ve sürdürenlerin değerler sisteminin güncellenmesi ve evrilmesinin de tarihidir. Bu açıdan baktığımızda Cumhuriyetin değerleri maalesef yeterince anlaşılamamış, ya da güncelleşmeden güdük kalmıştır. Sanırım birey ve toplum olarak, değerlerimizin ne olduğunu anlamalı, onları netleştirmeliyiz ki yaşadığımız çağın ve coğrafyanın zorluklarıyla baş edebilelim.

 

 

One thought on “BANDIRMA VAPURU

Bir cevap yazın