Mavi Çay

Haber
Haberi paylaşın

 

Rüzgarın hırçınlık yapmadan, okşarcasına estiği bir sabah. Gün, bir kış günü… Oysa güneş dışarıda, beni oyun oynamaya çağıran afacan bir çocuk gibi, hınzırca pencerelerden süzülüyor. Dayanamıyorum. Üzerime bir ceket aldığım gibi, sabah mahmurluğunun yapıştığı dört duvar arasından, kendimi sahil boyuna atıyorum.

Sokaklar bomboş. Yorgun, yoğun günlerin ardından dinlenmeye çekilmiş gibi. Dükkanlar kış uykusunda, kepenkleri kapalı.

Deniz Marmaris’le baş başa kalmanın, üzerinde yaz boyu taşıdığı teknelerin ağırlığını atmanın keyfini yaşarcasına durgun, dingin. Gözlerim denizle dağlar arasında maviden başka renk görmemekten öyle mutlu ki. Duygularımla, beynim sükunet içinde el ele tutuşmuşlar.

Saman İskelesi’nden sonra kumsaldan yürümeye başlıyorum. Birkaç kuş cıvıldaşarak uçuşuyor. Sokaklardaki, denizdeki, kumsaldaki kış dinginliği alışkın olmadığım garip bir mutluluk ve huzur dolduruyor içime. Yüreğim hafif, hafifçecik. Pamuk helva gibi tatlı ve bir o kadar da ağırlıksız. Dün gece gördüğüm ama hatırlayamadığım rüya olabilir mi nedeni? Belli belirsiz bir mavilik geliyor gözlerimin önüne o kadar. Boş veriyor, üzerinde durmuyorum.

Kimsesiz kumsalda, kimsesiz bir köpekle karşılaşıyor bakışlarım. Dostça kuyruk sallıyor. “Gel kuçu kuçu” diyorum, birlikte yürüyoruz bir süre. Biraz sonra bir başka kuçu kuçuya rastlıyoruz. Birlikte uzaklaşıyorlar. “Aç mıydı acaba?” diye hayıflanıyorum.

Biraz ileride sabaha karşı toplanan çöplerin yerine, hiç beklemeden doluşturulan çöp yığınında birkaç kedi görüyorum. Günün dinginliği içinde büyüyen ayak seslerimden ürküyorlar. Sessiz olmaya gayret ediyorum. Dönüp çöpleri didikliyorlar yeniden iştahla.

Güneş, kısa kış gününün aceleciliğiyle biraz daha yükseldi. Arsızca ısıtıyor sırtımı.

Denizle sık sık göz göze geliyoruz. İçimdeki garip huzuru pekiştiriyor bu bakışma. Denizin üzerine doğru uzanan iskelede, denize doğru yürüyorum. Maviye… Cam gibi, cam göbeği mavi. Dibini görebiliyorum. Taşları, içi boş midye kabuklarını, biraz ileride erişte otlarını… Birkaç balık telaşsızca süzülüyorlar aralarında. Şu anda yalnız ben, yalnız ben görüyorum. Balıkçılar henüz dönmemiş balıktan.

Gözlerimi iyice mavileştiriyorum. Deniz, dağlar, gökyüzü… Mavinin tonları… Mavi ruhumu teslim alıyor adeta. Belleğimdeki her şeyin üzerini maviyle örtüyorum.

Gözlerim gökyüzünde salınan iki küçük beyaz buluta takılınca sihir bozuluyor. Bakışlarım gökyüzünden, denizden ayaklarıma kayıyor. Islak kumlar ayakkabılarıma yapışmış. Kurudukça dökülüyorlar inci boncuklar gibi. Her gün birlikte nice yolları arşınladığımız, üzerinde beni taşıyan cefakar ayakkabılarım. Rengi mavi değil, siyah… İstanbul’dan almıştım onları, tam yedi kış önce. “Ne sağlam çıktılar” diye düşünüyorum.

Canım nasıl da çay istiyor. Şöyle iyi demlenmiş tavşan kanı çay… Burnumda çay kokusu özlemi, denizin kokusuna karışıyor. Gözlerim çay içebileceğim bir yer arıyor boşuna… Eve dönme zamanı geldi demek ki…

Maviye yeniden bakıyorum, derin bir nefes alıyorum maviden… Duygularımla beynim el ele hala. Yüreğim gülümsüyor, neredeyse hafifleyip hafifleyip gidip beyaz bulutun üzerinden el sallayacak maviye…

*

Şimdi eve gideceğim. Camları ve balkon kapısını açık bırakmıştım. Evin sabah mahmurluğu silkelenmiştir çoktan. Kapıdan içeri süzülürken kedilerim karşılayacak beni. Sevecen başlarını sürtecekler ayaklarıma, bacaklarıma dolanacaklar. Onlar peşim sıra koşuştururken, çaydanlığı ocağın üzerine yerleştireceğim. Çayın buharlı kokusu dolduracak evi hafiften. Eve dönerken aldığım her günkü gazetemde, vazgeçemediğim köşeleri okuyacağım öncelikle, çayımı yudumlarken. Haberlerin keyfimi bozmasına izin vermemek için, şöyle bir karıştıracağım ardından o kadar.

Huzurum devam edecek. Biraz önce ayakkabılarıma yapışan, kuruyunca boncuk boncuk dökülen kumlar gibi, yüreğimden dökülmesinden korkacağım huzurumun.

Üst üste yığılan yıllara başkaldıran, hatta nanik yapan çocuk ruhuma sıkı sıkıya sarılacağım. “Çocuk ruhum beni bırakma…” Hayatın öbür yüzüne pabuç bırakmayacağım. Çocuk ruhum örtecek zorlu yokuşların üzerini. Maviyle örtüneceğim…

Ve oturup yazımı yazacağım…

*

Ayakkabılarıma ıslık kumlar yapışıyor tekrardan. Çöpleri didikleyip nasiplerini yiyen kediler gitmiş belli ki. Aç olduklarını düşünerek tasalandığım iki köpek kedilerin dağıttığı çöpte bir şeyler yiyorlar. İçim rahatlıyor biraz. Bir dahaki mavi turumda sokaktaki canlarımız için yanıma yiyecek bir şeyler almayı planlıyorum. Kumda oynaşan kuşlar, ben yaklaştıkça ipinden kurtulmuş boncuklar gibi dağılıştılar yine. Adımlarım hızlanıyor. Denizle kaçamak bakışıyoruz şimdi… Maviyle…

Eve gidiyorum.

Çay içeceğim… Çay… İçimi ılıtan dingin çay vakitleri… İyi demlenmiş, tavşan kanı çay…

Sahi çay neden mavi değil?

*

Simge Kültür Edebiyat Kulübü- Yeni Şiirler Yeni Öyküler Antolojisi/ 2005

Yalova Şairler ve Yazarlar Derneği- Öykü 1 Antoloji/2017

 

Bir cevap yazın