Tahammülsüzlük

Haber, Uzm. Dr. Hüsnü Kurtuluş
Haberi paylaşın

Sabırdaki erdemi, tahammülde görmek mümkün mü?

Kökeni Arapçadan gelen tahammül, kelime anlamı olarak; nesnenin, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilmesi, dayanması ve insanın kötü, güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanmak olarak tanımlanmışken tahammülsüzlük, tüm bunlardan yoksun olma durumu olarak ele alınmıştır.

Tanımda; zorlayıcı dış etkenler, karşı koymak, kaldırma kuvveti ve katlanmak gibi sözcüklere yer verilmiştir. Bahse konu sözcüklerin anlamını sorguladığımızda karşımıza kesin bir gerçeklik yerine oldukça belirsiz ve kompleks bir kavramla karşı karşıya olduğumuzu görebiliriz. Sözgelimi, “kaldırma kuvveti” kişisel farklılıklardan dolayı birisi on kiloyu kaldırmakta bile zorlanabiliyorken başka biri otuz hatta daha fazlasını kolaylıkla kaldırabilir. Ya da “katlanmak”, duyabildiğimiz bebek sesi son derece basit bir gerçeklikken, kimimiz için yaşam sevinci, kimimiz için de alıp başını gidecek kadar katlanılmaz olabilir.  Kavramın göreceli doğası tartışmayı ilerletme konusunda hem güçlük çıkarıyor hem de ilginçleştiriyor.

Trafikte, herhangi bir vezne kuyruğunda, ödeme yaparken, durakta sıra beklerken, kalabalık bir sokakta ve daha birçok yerde aceleci tavırlar içerisinde, “çekilin önümden” diyen birileriyle ya da beden dilinden “gerilim içerisinde” olduğu anlaşılan kişilerle birçok kez karşılaşmışsınızdır. Acaba aynı vezne kuyruğunda, sıra beklerken birinin haksız yere önüne geçmediğinden emin olsalardı ya da sokakta aynı kişilerin, aynı olaylara verdikleri tepki daha az sorunlu bir sistemde de benzer tepkileri verirler miydi? Tahammülsüzlüğün beklenen sonucu, gerilim ve huzursuzluk bir duygu olup bütün diğer duygular gibi bulaşıcıdır. Yani tek mesele “tahammülsüz” durumlarla karşılaşmak değil bunların aynı zamanda yaygınlaşması, üstümüze sinmesidir.

Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini okuyacak olursanız, adli veya polisiye haberlerine yansıyan birçok tahammülsüzlük örneği ile karşılaşırsınız.  Genellikle suç işleyen kişiler suçlarını tepkisel nedenlerle işlemişler ve genelde de pişmandırlar.  Bu haberlerin bir başka özelliği de bolca gerekçe zenginliğine sahip olmalarıdır. Ortaya çıkan olumsuz durumlar hangi gerekçelerle taçlandırılmış olursa olsun yanlışı doğru yapmıyor. Bu haberlerin büyük bir bölümü hikaye haline getirilmiş gerekçeler ile doludur. Tam da bu noktada “Biraz daha tahammül edebilseydim keşke” cümlesini satır aralarında çok sık duyarız. Ama son pişmanlık fayda etmez.

Çocuklarımız ve onların başarısı bizim için son derece önemli. Başarının tamamen notlara ve sınavlara endekslenmiş olduğu bir ortamda, sınavdan sınava koşarlarken onlar büyük bir baskı altındadırlar.  İşin göz ardı edilen kısmı kendilerini gerçekleştirmeye dair bir şey yapmadıklarıdır. İşin garip tarafı, aynı çocukların aileleri ile konuştuğunuz zaman daha farklı bir gerçeklikle karşılaşırsınız. Bu ailelerin azımsanmayacak bir bölümü çocuklarından daha telaşlıdırlar.  Çocuklarının başarısı için olduğunu iddia ettikleri koşuşturmacanın içerisindedirler. Ayrıca tüm bunları yaparlarken olağanüstü taktir beklerler, çünkü tüm zamanlarını hatta kendilerini bile çocuklarına adamışlardır! Oysa durum hiçte böyle değildir. Çocuklara dayanabileceklerinden fazla yük yüklediklerinin ayırdında olmadan hakkettikleri taktiri alamamanın hayal kırıklığı ile tıpkı çocukları gibi tahammülsüzleşmişlerdir.

Aileler çocukları için danışmanlık istediklerinde genellikle onların nasıl daha başarılı olabileceğini? Ya da daha çok nasıl? Ders çalışabileceğini öğrenmek isterler. Ben ise görüşmeye kendileri geldikleri için “en son ne zaman baş başa yemeğe çıktınız? diye sorarım. Soruya tahammül etmekte güçlük çektiklerini genellikle kontrol edemedikleri mimik, jestlerinden ve vücut hareketlerinden anlarım. Bu noktada çocukların ve kendilerinin; sınırsız istekleri karşısında sınırlı kaynaklara sahip olduğunu anlamalarını isterim. Galiba, birçoğumuz bu noktada unutkanlık yaşıyoruz. Bu konunun anlaşılmaması tahammülsüzlük ateşine bir odun daha atmaktan başka işe yaramamaktadır.

Danışmanlığını üstlendiğim ve “birlikte zaman geçirememekten şikayetçi” bir çift; sahilde yürüyüşe çıktıktan kısa bir süre sonra kavgaya tutuştuklarını anlatmışlardı.  Adam, saat dokuzdaki kahvaltıya yetişmesi gerektiğini söylerken kadın adama yetişemediğinden bahsetmekteydi. Yolun bir başlangıcı vardı birde bitişi, arada yaşananların ne olduğu üzerine her ikisinin de bir fikri yoktu. Bunu anlamaları, görebilmeleri için her ikisinin de keyifli bir kahvaltı için çıktıkları bu yolda beraber yürüyor olduklarını görüyor olmaları gerekirdi. Birlikte geçirecekleri zaman yola çıktıkları an başlamıştı. Ve yan yana olduklarını birlikte yürüdüklerini anladıklarında birbirine ayıracakları epey zamanları olduğunu ve daha çok tahammül edebildiklerini fark etmişlerdi.

Bir başka çift terapiye geldiğinde birbirlerine ayıracak zamanlarının olmadığını daha ilk cümlede söyleyerek lafa girmişlerdi. İlk cümle en önemli cümledir. “Akşam ne yapıyorsunuz.” Dediğimde adam bilgisayar başında olduğunu,  kadın bulaşık yıkadığını söylemişti.  Kendilerine ve birbirlerine zaman ayıramamanın tahammülsüzlüğünü yaşıyorlardı..  Terapiye gelmelerinin asıl nedeni buydu. Bir araya gelebilmeleri için adamın bilgisayar işlerinin,  kadının da bulaşık yıkamasının bitmesi gerekiyordu. Aradıkları zamanı bulamamanın tahammülsüzlüğü neredeyse ilişkilerini bitirme noktasına gelmişti.  Bu çift beraber bulaşık yıkamaya başladıklarında ya da bilgisayarda beraber film izlediklerinde ne kadar da çok zamanları olduğunu hayretle fark etmişlerdi.

Örneklediğim her iki olguda “zaman bulamamak”,” sürekli bir devinim içerisinde olmak” ortak özelliklerdir.

Zaman ve mekanın hem kendisi hem de algısındaki değişim son iki yüz yıldır sürekli ve hızlı bir değişim geçirmiştir. Bugün herhangi bir satış merkezine gitmeden internetten uçak bileti alabilir, uçağa binerek İstanbul’da ya da Frankfurt’ta akşam yemeği yiyebilir, sonra ilk uçakla dönebilir ya da Kanada’da yaşayan arkadaşınızla telefon ile görüntülü konuşabilirsiniz. Kuantum fiziği bize göstermiştir ki uzay ve mekan sürekli değildir. Devamlılık gösteren katı nesneler bile elektron düzeyinde hareketlidir, geçirgendir.  Değişmez gibi görünen toplumlar bile değişmekte, zamanı ve mekanı yeniden üretmektedir.

Artık saatler kronometrelidir. Eskiden at sırtında bir günde kat ettiğimiz mesafeyi şimdi otomobille en fazla bir saatte kat etmekteyiz. Endüstri öncesi toplumda, sabah öğle ve akşam olmak üzere üç zaman varken, sanayileşme ile birlikte zamanı işlevsel bölümlere ayıran bir kavram olan “mesai” aramıza katılmıştır. Mesai saatleri öylesine etkili olmuştur ki eskiden yaşamımızda yeri olmayan “tatil ve  çalışma günleri” ayrımı icat olunmak zorunda kalmıştır.  Hayatımız o kadar planlı hale gelmiştir ki bize düşen zamana ayak uydurmak, o zamandan öteki zamana aksamadan ve aksatmadan koşmaktır. Durunca ne yapacağını unutan kitlelerin “canım sıkıldı” demeleri de bu tarihsel olaylardan sonra karşımıza çıkmış olsa gerek. Can sıkıntısını gidermeye çalışan insanların doğası daha tahammülsüdür. Nede olsa giderilmesi gereken ihtiyaç “soyut” ve  “icat edilmiş” bir kavramdır.  Korkulacak bir şey yok diyen medeniyet bu tahammülsüz duruma adı alışveriş olan bir çözüm bularak tüm can sıkıntısı olanların yüreğine su serpmiştir.

Sanayileşmiş ülkeler zaman ve mekan ile ilişkilerini yoluna koymuş görünüyor. Ülkemizde ise “diğer bir çok konuda” olduğu gibi yoluna koyma yolunda ilerlemeye devam ediliyor. Kendi pratiğimde (eminim ki sizinde), çok sık karşılaştığım bir durum olan; randevu alıp, almış olduğu randevuya gelmeyenler, kanaatimce bu konudaki kariyerlerin halen başındalar.

Tahammülsüzlük bir yönüyle zaman ve mekanı ayarlayamamanın yada ayarlama saplantısının sonucudur diyebilirim.

Tatil için geldiği Marmaris’te “her şey dahil” tatil sisteminin de etkisiyle, bir hafta uyuduğu saatler hariç aralıksız içtiği için bilincini kaybetmiş ve bu sebeple hastane yoğun bakımında yatmak zorunda kalan ve  ilerleyen zamanlarda girdiği komadan çıkamayan bu sebeple yaşamını yitiren İngiliz Turisti anmadan edemeyeceğim. Belli ki içmek için gelmişti, belli ki ancak içtiği zamanlarda kendisine tahammül edebiliyordu ki içki kadehi elinden son saniyeye kadar hiç düşmedi. Kendine tahammül edememenin çözümünü alkol yada uyuşturucuda aramak olsa olsa insanın kendisinden yüzleşmekten uzak durması, geçmişi değişmez kılmaktır.

Genel hatlarıyla ele almaya çalıştığım, tahammülsüzlük kavramına makro ve mikro dünyadan örnekler vermeye çalıştım ki kavramın anlaşılmaz doğasına kendi bağlamı içerisinde biraz olsa da yaklaşabilelim.

Yine yazının yazılış amaçlarından birisi de toplumsal düzeyde yaşanan olayların,  gittikçe daha “tahammülsüz”  bir doğada olmasıdır. Kişisel ve toplumsal sınırları zorlayan, her an başka bir ters köşe ile karşı karşıya kaldığımız olayların kendisi de insanları daha tahammülsüz yaparken, Tahammül gücü düşük kişilerinde olaylara sağlıklı tepkiler vermeyerek çeşitli gerilimlere kaynaklık ettikleri ise bir başka gerçektir.

Sigmund Freud, “Uygarlığın Huzursuzluğu” adlı eserinde; insanın güvenlik ve adalet beklentilerinin karşılanması için “uygarlığı”  geliştirdiği yazar. Ancak insanın özgürlükleri ve güçlü içgüdülerinin tatmininin engellediğinden bahseder. Uygarlık insanın beklentilerini yeterince karşılayamamış ve kendisini meşru kılacak kaçış alanlarını da üretememiştir. İnsan, güçlü içgüdülerini yaşayamadığı için mutsuzdur. Mutsuzluktan kurtulmak için ise insanın uyuşturucu kullandığı bilim yaptığı, sanata yöneldiği, fanteziler ürettiği yada aşık olmak gibi bir dizi yöntemler geliştirdiğini söylemiştir. Freud’a katılmamak mümkün değil

Tahammül etmenin, sabır etmek gibi erdemli bir tarafı var. Aynısı olmasa da kendisine özgü olan bu erdem geliştirilmeye muhtaç, tabi ki sizlerin tarafından.

Bir cevap yazın