Toplumsal Cinsiyet ve Tarihsel Bağlam Üzerine

Haber, Uzm. Dr. Hüsnü Kurtuluş
Haberi paylaşın

Cinsiyet; üreme organlarına göre yapılan ayrım ile belirleniyor, bu sebeple biyolojik olarak erkek ve kadın dünyanın neresinde olursa olsun cinsiyet yönünden benzerdir.

Toplumsal cinsiyet; biyolojik cinsiyetten farklı, kadınla erkeği -içinde bulunduğu topluma göre- sosyal ve kültürel açıdan tanımlıyor. Başka bir şekilde söyleyecek olursak; toplumların bu iki cinsi birbirinden ayırt etme biçimini, onlara verdiği toplumsal rolleri anlatmak için kullanılan bir kavramdır.

Toplumsal cinsiyet öyle bir kavram ki, Muğla’nın köyleri ile sahil kasabaları arasında bile farklılıklar barındırır. Ege sahil kuşağı ile İç Anadolu’yu kadın erkek rolleri açısından karşılaştıracak olursanız arada azımsanmayacak farklar olduğunu görebilirsiniz mesela…

Toplumsal cinsiyet incelemeleri açısından Türk tarihi kabaca üç döneme ayrılıyor. Birinci dönem, Orta Asya dönemi, ikinci dönem; İslamiyet’in kabulünden Cumhuriyetin kurulduğu döneme kadar geçen zaman ve Cumhuriyet dönemi.

Türklerin, Hunlar ile çıktıkları tarih sahnesi; Göktürkler, Kutluk devleti, Uygurlar olarak devam eder. Orta Asya Türk Toplumları, bozkırda yaşamaya uyum sağlamış toplumlar, bu toplumlar, kadın ve erkek; enerjisini, steplerde ayakta kalmaya adamış. Toplumun her ferdine yaşam alanında yer vermişler. Çinliler ile yapılan ilk anlaşmaya; Mete Han’ın eşinin imza atmış olması ya da Orhun Anıtlarında; kitabeyi Han ve Hatununun imzalaması gibi tarihsel olgular o dönem için kadının son derece bireyselleşmiş olduğu hakkında yeterince bilgi vermektedir.

“Coğrafya kaderdir” demiş İbn Haldun. Orta Asya’dan, Anadolu’ya kadar mesafeyi kat edip, farklı kültürler ile temas eden Türk Toplumu bugüne kadar 37 farklı alfabe kullanmış, dünyada bu kadar çok alfabe değiştiren bir başka toplum yok. Göktürk alfabesi ile başlayan yazı dili macerası bugün Latin harfleri ile devam etmektedir.

Orta Asya Türk Toplumlarında kadın isimleri; Gökçe, Akça, Çiçek, Akça, Börü gibi özgün. Arapça ve Farsçanın etkisinden sonra; Remzi olmuş Remziye, Fikri, Fikriye’ye dönüşürken kadın erkeğin ardına takılmış tarihin sonraki evrelerinde, peşinden eve kapanmış kadın, kendisine verildiği kadarıyla yetinmiş.

Selçuklu döneminden başlayarak, Osmanlılarda kadın, gittikçe daha çok evin içine yani özel alana doğru çekilmiş, oraya mahkum olmuş ve imparatorluk yıkılana kadar pek bir değişiklik olmamış.

Ortaçağ Avrupa’sında, geçerli dil Latince. Ancak sadece erkeklerin öğrenmesine izin varken Latince öğrenmek kilisenin tekelindeydi. Aydınlanma, Rönesans ile birlikte başlayan süreç ilk başta; Latincenin etkisini ortadan kaldırırken, ulusal diller kendi hakimiyetlerini ilan etmişler. 18. ve 19. YY’a gelindiğinde ise kadınlar, “ikinci cins” olarak yaşamaya itiraz etmeye başlamışlardır.

Cumhuriyet; Osmanlı sonrası soluk olmuş kadınlara, genç Cumhuriyet ile birlikte doktor, avukat, öğretmen olmuşlar. Yurdun dört bir yanında erkeklerle yan yana görev almışlar. Seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlar.

Dünyanın geri kalanında gelişmeler baş döndürücü bir hızla ilerlemeye devam ederken, ülkemiz deki gelişmeler -tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi- ilk ivmelenme hariç- “ithal ikameci” bir anlayışa sıkışıp kalarak günümüze kadar gelmiştir.

Günümüzde, deyimler sözlüğünü açıp bakarsanız, “atlar” ile ilgili deyimlerin, erkek ve kadınını toplamından daha fazla olduğunu görürsünüz. Gelişen teknoloji; yaşanan toplumsal değişimler deyimler sözlüğüne uğramamış. Deyimlerimiz ve atasözlerimiz, geçmişin bilinmeyen bir yerinden bize seslenir olmuşlar.

Kimlik sorunlarının hiç olmadığı kadar problem olduğu günümüzde deyim üretmememiz ya da üretemememiz ne anlama geliyor?

Tembellik mi?

Yoksa ihtiyaç, yabancı dillerden mi karşılamakta?

Sorular bitmiyor.

Bir cevap yazın